Berber deyip geçmeyin!

berberistan_kapak

Hürriyet Gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök, hakkında cumhurbaşkanına hakaret soruşturması açılan yazısından sonra ilk röportajını, Ekim ayında ilk sayısı yayımlanan Berberistan Dergisi’ne verdi. Berberistan Dergisi Yayın Yönetmeni Mehmet Çapkan”ın sorularını cevaplayan Özkök, çok tartışılacak açıklamalarda bulundu.

 İlk berberinizi, ilk tıraşınızı hatırlıyor musunuz?

İlk berberim, ilk terzim babamınkilerdi. İlk tıraşıma nasıl gittik, ne oldu hatırlamıyorum ama berberimi hatırlıyorum.  İlk tıraşım alabrostu. Alabrosun ne olduğunu da Fransa’ya doktora yapmaya gidince öğrendim. Alabros fırça demekmiş. 63 yılında Beatles çıkınca İzmir’de saçını uzatan üç çocuktan biri bendim. Saça anlam verildiğini ilk defa o zaman fark ettim. Berberlerle bu dönemde ilişkim mücadele şeklinde geçti. İlk dönemim saçımı “kes”, ikinci dönemim “kesme” oldu.

Babanızın berberine devam ediyorsunuz?

Evet. O’na gidiyordum ta ki benim saçlarım yüzünden babamın başına bir şey gelene kadar. Babam bir gün ağlayarak eve geldi. Annem anlattı. Kahvede birisi babama, “Senin oğlun ibne mi oldu” demiş. Annem de ibne kelimesinin manasını bilmediğinden rahatlıkla anlatıyor. (Gülüyor) “Babacığım, ben ibne değilim. Tam aksine kızların hoşuna gitsin diye yapıyorum” dedim. Babam sarıldı bana, “Sadece üzüldüm” dedi. Sonrasında Siyasal Bilgiler Basın Yayın Yüksek Okulu’nda da solcularla başım derde girdi.

Neden? Siz de solcusunuz o dönem.

Ben de solcuyum ama solcular benim uzun saçıma taktılar burjuva bilmem neyi diye. Bir gün okuldan çıkarken, “Arkadaş kantine gelme, seni döveceğiz orda. Bu saç yozlaşma şeyi bunu sokma kantine” dediler. “Peki gelmem” dedim. Fakat iki yıl sonra solcular saç uzatmaya başladılar. Bu sefer tepki olsun diye ben saçımı tekrar Alabros kestirmeye başladım.

Solcularla anlaşamama sebebiniz neydi?b

Solcular da haklıydı. Solcular çok ortodoks ve püritendi. Benim kafam karışıktı. Marx ve Mick Jagger’ın posterleri arasında yatıyordum.

Hangisine daha yakındınız?

Mick Jagger’a daha yakındım. Marx’a da bir tür moda diye bakıyordum.

Ee solcular haklı o halde?

Yani solcuydum ama laf solcusuydum. Kapital’i okuyordum, okuyordum hiçbir şey anlamıyordum. Hala da anlamış değilim.

Ciddi misiniz?

Valla anlamadım. Hiçbir şey anlamadım. Başladım, başladım bıraktım. Lacan’ı da anlamadım. Fransa’da derslerine gittim yine anlamadım. Komplekse kapıldım. ‘Herhalde ben sersemim’ dedim fakat Derrida öldüğünde Guardian’da bir yazı okudum. Yazıda, “70’li yıllardaki Fransız düşünürleri bir şeyler yazdılar. Herkes anlamaya çalıştı ama şimdi anlaşılıyor ki bunlar anlaşılmaz şeyler yazdılar” deniyordu. Rahatladım o zaman ‘ben aptal değilim’ diye. Ben her şeye moda diye başladım. Edebiyat da okumak da modaydı. Marjinal olmanız için de bir takım şeyleri okumanız gerekiyordu. Kimse okumazken Ece Ayhan falan okurduk.

Bir fikri moda diye takip etmek? 

Küçümsemiyorum bu durumu ama insan her şeye kendi kafasında yarattığı modayla başlar.

Ankara’da nerede tıraş oluyordunuz?

Güniz Sokakla Bülten Sokağın kesiştiği yerde, Güniz’e doğru giderken ikinci apartmanın altıydı. Çok tatlı bir berberdi. Çok güzel sohbet ederdik. Üniversite boyunca orada tıraş oldum. İkinci berberimdi o.

Ankara’dan sonra Paris.

Paris’te hiç berberim olmadı. Kendim kesmeyi öğrendim.

Neden? Berber mi yoktu Paris’te?

Berber nerede bilmiyordum ki. Berber diye bir şey görmedim Paris’te. Tarağın ucuna jilet takıp aynanın karşısında tarar gibi yaparak kesiyordum. Gayet de güzel oluyordu. 6 yıl boyunca hiç berbere gitmedim. Hayatımdaki üçüncü berber benim.

Peki dönünce?

Hacettepe Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladım. Güniz Sokak’ta bir eve yerleştim ve oradaki berberime gitmeye devam ettim. Sonra Hürriyet’in Ankara temsilcisi oldum. Güniz Sokak’tan evi taşıdım fakat berberi taşımadım.

Genel Yayın Yönetmeni olarak İstanbul’dasınız.

Uzun yıllar yine Ankara’daki berberime gittim. 1993’te Hürriyet’in yeni binasına geçince aşağıya berber açıldı. Dördüncü berberim işte orada oldu. Rıdvan isminde muhafazakar, beş vakit namazında çok hoş bir adamdı. Bilge bir berberdi. Çok da severdik birbirimizi.

Rıdvan’ı farklı anlatıyorsunuz.

Çok bilge bir insandı. Aynadan baktığım zaman huzur duyuyordum. İyi Müslüman denince gözümün önüne o geliyor. Hoşgörülü, güzel bir insandı. Yazdıklarıma falan kızardı bazen ama hep sevecen bir insandı. Bir gün yurtdışındaydım. Telefon ettiler bana ‘Rıdvan abiyi kaybettik’ diye. Çok ağladım. Çok sevdiğim bir insandı çünkü. Allah rahmet eylesin. Çok iyi bir insandı. İnsanlar arası ilişki adına çok şey öğrendim ondan. Şimdi Rıdvan’ın çırağına tıraş oluyorum.

Berber konusunda muhafazakar bir tutumunuz var.

Evet, berber konusunda çok tutucuyum. Berber dışında çok azdır. ‘Dönek’ diyorlar ya zaten bana. Fikrim değişiyor, dönüyorum. Ne yapayım yani. (Gülüyor)

Berber seçimi dışında takıntılı olduğunuz başka neler var?

Berberlerde huylandığım tek şey ustura. Ustura korkutuyor beni. Sweeney Todd filmi geliyor gözümün önüne. Korkuyorum.  Bu sebepten berberde sakal tıraşı olmuyorum.

Berbere ne sıklıkla gidersiniz?

Valla saçım azaldı artık. Bir buçuk ayda bir giderim.

Saçınıza ilk ak ne zaman düştü?

Çok erkendi. Otuzlu yaşlarımda başladı.

Saçınızı boyatmayı düşündünüz mü?

Bu duygu hiçbir zaman olmadı. Çok memnunum. Beyaz saçın insanı yaşlı gösterdiğine de katılmıyorum.  Saçımla ilgili asıl kabusum saçlarımın dökülmeye başlamasıydı. Allahtan 90’lı yılların başında Bruce Willis kelliğe modern bir hava getirdi de o zaman korkum azaldı. Çok duacıyım Willis’e.

Peki, yaşlılık korkusundan kim kurtardı?

Sean Connery. Kilo bakımından da Jack Nicholson ve Marlon Brando. Bu dört erkeğe bütün dünya erkekliği çok şey borçludur.

Bu dört erkeğin dışında model aldığınız başka kimse oldu mu?

Çok oldu. Hayatımı bir roman, film kahramanı gibi yaşadım. Kendim yoktum hiç. Hala da öyleyim. Birçok karakterim var. Mesela Hemingway. Sırf kendimi Hemingway gibi hissetmek için kalktım adamın evine gittim. “Gideyim barlarda onun gibi dayak yiyeyim” dedim. Mick Jagger’a benzemeye özenirdim. Tansu ilk tanıştığımızda beni ona benzetti diye havalara uçmuştum.

İnsanın kendisi olamaması bir soruna işaret etmiyor mu?

Allah insana kendini haklı çıkarma ve bir kahramanın kişiliğinde yaşama duygusu vermiş. Mesela Erdoğan’da da görüyorum ben bunu. O da Necip Fazıl’da yaşıyor. O kadar belli ki. Bir sürü lafı sırf onun gibi olmak için kullanıyor. Yoksa “Kininin davasını süren bir nesil” denebilir mi? Ki dava kelimesi hiç sevmediğim bir kelimedir. En tehlikeli işlerden biridir.

Bir insanın davasının olması neden tehlikeli olsun? Sizin olmadı mı hiç?

Hayat tarzım var benim. İdeoloji olarak bir şeyim yok. Dahası prensipleri de sevmem. Prensip sahibi olan insanlardan korkarım.

Peki, sizin ilkeleriniz yok mu?

Hayır, benim altına inmeyeceğim çizgilerim var.

Nedir onlar?

İnsanlara bilerek kötülük yapmamak, haksızlık etmemek gibi.

Meslek itibariyle çokça yapabileceğiniz şeyler? 

Yapmışımdır ama bilerek değil. Özür dileme imkânım varsa özür dilemeye, düzeltme imkânım varsa düzeltmeye çalıştım.

Bu çizgiler sizde kendi kendiliğine mi oluştu?

Evet, kendi kendime şey yaptığım insanî durumlar. Bunlar dinden çıkarımda bulunup öğrendiğim şeyler değil.

Peki, bu çizgilerle, prensipler arasındaki farklar neler?

Hayatta en büyük kötülüğü prensip sahibi insanlar yapıyor. Bugün Erdoğan’ın düştüğü şeye de böyle bakıyorum. O yüzden başka bir isim bulmak ihtiyacı duyuyorum. Ben çok katı bir solculuk döneminde yaşadım. O mahallede yaşıyordum ama barışık değildim onlarla. DEV-YOL, kız erkek el ele yürümeyi yasaklayan bildiri yayınladı. Ben kızlarla sevişmek istiyorum herif bana ‘el ele yürüme’ diyor. 12 Eylül’den sonra en çok sevindiğim şey tekrar iyi romanların çevrilmesi oldu; çünkü Durgun Akardı Don, Kızıl Süvariler, Tütün gibi kötü, nerede Bulgaristan’ın falan saçma sapan ideolojik kitabı varsa bunları okuyorduk. Fransız Kültür Derneği’nden plak alıyordum. Plak almama karışıyorlardı. ‘Burjuva müziği’ diye, ‘Ruhi Su dinleyeceksin’ diye. Sevmiyorum Ruhi Su’yu. Bunları diyenlerin hepsi prensip sahibi çocuklardı. Prensip sahibi insanların başkalarının hayatını zehir etmesine kızıyorum.

İnanç Üzerine bir kitap çalışmanız var.

Ertuğrul Özkök’e göre inancı yazıyorum. Göbeklitepe’den başlayıp, Galapagos’a kadar. Avrupa Uzay Ajansı’na da gittim. Aynaroz’u insanın derin bir günah duygusundan kurtulma düşüncesi olarak gördüm. Bir insan hayatı boyunca öyle bir yerde kapanıp kalabilir mi? Kadın yok, o yok, bu yok. Ölüyorsun kemiklerini oraya gömüyorlar.

Bu yakın inceleme inançlar hakkında sizi nereye getirdi?

İnançları inceledikçe inançlardan daha korkar hale geldim. İnsanlığın bu meselesini halletmesinde hiçbir çıkış yolu da görmüyorum. Karamsarım. Etiyopya’ya gittim. Bir insanın bir çekiç ve keskiyle bir dağı oyup dağın içine kilise yapması nasıl bir duygudur? İnanç insandaki azmi azdıran bir şey.

İnandıkları şeyin gereklerini yerine getiriyorlar ne var bunda?

Bunlarla ilgili bir eleştirim yok. Sadece bana uymuyor. İnançların böyle terapik bir tarafı olmasa milyonlarca insan peşine takılıp gitmez. Ben inançları tartışmıyorum. Ben inancın hikayesinin peşindeyim

İnancın sizin dünyanızda yeri var mı?

Var. Ben Allah’a inanıyorum. Bu konuda hiçbir sorunum yok. Hatta en gelişmiş duygum şükran’dır. İnanç insanların çok büyük çoğunluğunun dünyalarında bir şeye tekabül ediyor.

Allah inancı siz de neye karşılık geliyor?

Hayatı açıklamaya, anlamaya… Yaratan kelimesini çok seviyorum. Benim hayat tarzımın en belirgin şeyi yalnızlık. Allah çok güzel bir dert ortağı; kendini itiraf edebildiğin, af dileyebildiğin, sığınabildiğin… Oradan bir ses gelmiyor ama sen konuşuyorsun kendi kendine… Allah iyi ki var… Ateist olmadım ben hiçbir zaman ama bana dinsiz diyorlar. Çok dindar bir aileden geldim ama monolitik, dinlerin arızası var ve bu arızalar maalesef…

İddia ettiğiniz arızalar dinlerden mi müntesiplerinden mi kaynaklanıyor?

Hep öyledir ama. ‘Marksizm özünde iyidir ama Ruslar kötü uyguladılar’ denir. Bu bana artık bir şey demiyor yani. IŞİD’in yaptığı şeyi kabullenmek mümkün mü? Dünyanın bütün Müslümanları buna karşı etkili bir tavır almaya korkuyorsa o zaman, ‘Müslümanlığın bugünkü pratiğinde bir arıza var’ diye düşünüyorum.

Haksızlık olmuyor mu bu? Buna itiraz eden büyük bir müslüman kitle var.

Var da bunun bir aksiyon planını bulamıyor. Bula bula ne bulduk biz? ‘IŞİD demeyelim, DAEŞ diyelim.’ Gel de babama anlat sen bunu.

Müslümanlığın bugünkü pratiğinde arıza var diyorsunuz. Dışarıdan biri gibi söylüyorsunuz bunu. Kendinizi herhangi bir din üzere tanımlıyor musunuz?

Müslüman’ım ben. Dua ediyorum. İşte üç Kulhuvallah bir Elham müslümanıyım. Türklerin çoğunun müslümanlığının, cuma, ramazan, bayram namazı müslümanlığı olduğuna inanıyorum. Güzel bir şey bu. Son on-on beş yıla kadar Anadolu’nun müslümanlığını yaşaması güzeldi. Sorunlu değildi.

Ne değişti?

Çatışmacı şeyler çıkmaya başlayancı bozuldu. Ben babamdan hayatımda bir kez ‘Hanefiyiz’ diye bir cümle duydum. Bir kere. Alevi-Sünni kelimesi bizim evde hiç geçmedi. Yıllar sonra Gazi Olayları sırasında gazete toplantısında aramızda “Alevi var mı?” dedim. İlk kez o zaman sordum. ‘Oradan bir çocuk Aleviyim’, bir tanesi, ‘Bektaşi’yim’ dedi. ‘Kürt, Yunanlı, Rum, Yahudi var mı?’ dedim. Yazıişlerinden çıkmadı. “Bir Ermeni arkadaş var” dediler. Türk ismiydi çünkü bilmiyordum.

AKP Hükümetlerinin farklı kimliklerlerle ilgili çalışmaları hakkında neler düşünüyorsunuz?

Başbakan Alevilerle toplantı yapıyor. “Cemevlerinde ve Aleviliğin uygulanmasında reform yapmak lazım” diyor. Kardeşim sana ne Cemevlerindeki reformlardan? Sen Sünnilikte reform kelimesini ağzına alabiliyor musun ki onlara tavsiye ediyorsun? Bırak onlar kendileri baksın o işe. Yok işte, “Ali’siz Alevilik olmaz!” Sen tarif etmeye başladığın zaman olmaz. Herkes kendisini haklı çıkaracak dominant bir durum talep ediyor. Bugün Türkiye’de inanç özgürlüğü on yıl öncesine göre daha az. İnanç özgürlüğünden kastettiğimiz şey Sünni pratiğin dominant olması ve herkesin buna boyun eğmesi. Erdoğan’la anlaşamadığımız şey o.

Erdoğan’la bu açıdan karşı karşıya geldiğiniz oldu mu?

Bir gün, o zaman aramız iyiydi. 2007’de seçim öncesi Ahmet Hakan’ın programındayız. Şarap üreticileri, hükümete, devletin kendilerine engel çıkarmaması taleplerini iletmemi istediler. Reklam arasında anlattım bunu. İlk defa orada Tayyip Erdoğan’ın puanını verdim. Elini kaldırarak, “Bu ülkede kaç kişi şarap içiyor yav?” dedi. Ben de, “Bir kişi, ben içiyorum” dedim. Kaldı böyle. “Sizden bir şey talep etmemiz için kaç kişi olmamız lazım?” dedim. O tavrı çok rahatsız etti beni.

Sizin de bu tavrınız Onları çok rahatsız etmiştir. Hâlâ da ediyor…

Hürriyet genel yayın yönetmenliği bana kimliğimi veren birincil şey değildi. Benim için bir kadın Hürriyet’ten hep daha önemli oldu. Karım mesela. İç dünyam daha önemliydi. Kendi kendini şımartmayı iyi bilen bir adamım. İhtiyaç bu. Mesela kadınla ilişkimde seni seviyorum bana yetmiyor. Geberiyorum demem lazım. Her şeyi abartarak yaşadım. Böyle yaşadığın zaman da farklı oluyorsun. Meydan okudum hep ve kimseden de bir şey saklamadım. Türkiye’de benim kadar şeffaf bir adam yoktur. Erkek bedenini seviyorum diye yazdım. Gay değilim ama.

Bu kadar açık olmak tehlikeli değil mi? Kendinizi kollamayı düşünmez misiniz hiç? 

Sedat Ergin de aynısı diyor: ‘Sen çok cesursun kendini hiç korumuyorsun.’ Kendimi korumaya kalksam yazar olamam ki. Yazacak ne kalır bana?

Soruşturma açılan “Utan Ey Büyük Adam” başlıklı yazınız da herhalde bu yüzden pek hesaplı değildi. Sert bir yazıydı o.

‘Tayyip Erdoğan katildir’ diye yazmadım ben. ‘Ortadoğu katildir’ diye yazdım ve ilk defa da yazmadım. Cümle de çok açık. ‘Büyük adam diyerek O’nu ima ettin’ diyorlar. Fotoğrafı yanlış kullanmışlar. Jandarmayı kesmişler. Halbuki o jandarma, büyüklerin suçunu simgeliyor. Sonra yazdığım yazıda aslında kimleri kastettiğimi de belirttim. Topladığım cümle: Katil sensin ey Ortadoğu! Ortadoğu’nun en iğrendiğim tarafı çocuğu bir siyasi meta olarak kullanması. Türklerin geleneğinde bir siyasi eylemde çocuğu ön plana koymak yoktur. Ortadoğu’da hep çocuk üzerinden bir kurban edebiyatı var. Benden iki gün sonra aynı şey Erdoğan’ın başına Dağlıca şehitleriyle ilgili açıklamasında geldi. “Ben onu kastetmedim öyle yorumladılar” dedi. Öyle diyorsa öyledir ama benim için bu niye kabul edilmiyor? Ben de ‘O’nu kastetmedim’ diyorum. Cumhurbaşkanına katil demedim ama diyebilirim de. Batıda falan çok. İngiltere’de neler yapıyorlar şu anda.

Diyebilirsiniz de ya sonra?

Sonra açar bana ceza, şey yapar ama benim yazmadığım bir şey böyle yorumlanıyorsa ben de bu haksızlıktır diyorum.

Siz O’nu kastetmedim diyorsunuz ama öyle evhamlı bir dönemdeyiz ki..

Kusura bakmasınlar ben evhamlar üzere bir hayat kuramam.

Kabul edelim ki yazınızda Erdoğan’a çekilebilecek ifadeler var.

Tamam da kendisinin ifadesi de çekilebiliyor. Erdoğan’ın kullandığı ifadeyi (“400 vekil olsaydı” ifadesini kastediyor) Dağlıca şehitlerine de çekebilirsin. Çektiler nitekim. Cumhuriyet, Sözcü öyle çıktı. Sosyal medyada öyle yorumladılar. Ben suç işledikten sonra inkar eden bir adam değilim. Anlatmak istediğim, “Ben bunu kastetmedim” dediysem bunun böyle kabul edilmesi gerektiği. Ayrıca böyle bir olayın bir tane katili olur mu ya? Biz de katiliz. Sessiz kalarak, bir şey yapmayarak… Katili olmasak bile en azından suç ortağıyız.

Peki, bu niyetle yazmadığınız için soruşturma açılması şaşırttı mı sizi?

Türkiye’de beni artık hiçbir şey şaşırtmıyor ama içim rahat. Suçluluk duygusu falan taşımıyorum.

Aynı gün ikinci bir yazı yazma ihtiyacını niye hissettiniz?

Sordular bana. Kendim bir şey talep etmedim. Soruşturma açılınca ben de “Kardeşim böyle bir şey kastetmedim” dedim. Soruşturma açılmasaydı da söylerdim. Hayatımın sonuna kadar söyleyeceğim. Yalnız burada Cumhurbaşkanı’na bir şey söyleyeceğim. On iki yıldır, “Bir şiir okudum hapis yattım” diye gezdin ortalıkta. Ben de bir yazı yazdım. Ne diyeceksin peki? Ben çektim sen de çek mi? Erdoğan herkese dava açıyor ama daha benim hakkımda açılmış bir tane hakaret davası yok.

Cumhurbaşkanı’nın bir yıllık görev süresinde yaklaşık 700 kişiye hakaret davası açıldı.

Hiçbir cumhurbaşkanının tarihinde yok böyle bir şey.

Şehit yakınlarının bile hakaretten tutuklandığı bir dönemdeyiz. Tutuklanmaktan korkmuyor musunuz?

Hiç korkmuyorum. 28 Şubat’tan alacaklar diye üç yıl başımın ucunda valizle yattım. Ne korkacağım ben ya. Ne diyecek bana ki? Bu ülkede beş yıl yattı insanlar. Gider ben de yatarım. 68 yaşındayım. Çok da güzel bir hayat yaşadım. Onu da bu hayatımın zekatı diye kabul ederim.

Yakın bir geçmişte de başka gazetecilere yazılarından dolayı dava açılıyordu. Sizin o günden bugüne bakışınız nedir?

Hayatım boyunca hiçbir zaman söylenen bir laftan, yazılan bir yazıdan dolayı insanların hapse atılmasına taraftar olmadım. Karaalioğlu’na, Dumanlı’ya hep şunu söyledim: Manşet suçu diye bir şey yaratıyorsunuz. Bu yarın sizin başınıza dert açar. Bana, ‘Ahmet Kaya’yı sen öldürttün’ diyorlar. Ali Tatar’ı kim öldürttü? Günlerce manşet yaptılar adamı. Bir Allahın kulu çıkıp da sormuyor bunu onlara. Bana hala soruyorlar. Ergenekon’un kasası denilen adamı belediye gömdü. Balyoz’da insanlara yapılanları unuttuk mu? ‘Zekeriya Öz’ün yaptığı darbeydi’ diyorlar. Ben de soruyorum. Peki, darbenin medya ayağı nerede? Onlar bana yazdılar hep. “Bunları yaparsanız gerçek darbeciler de serbest kalacak” dedim ve kaldılar. İçlerinde gerçekten darbe yapmak isteyen adamlar vardı. Darbe değilse bile çete kurmuş adamlar vardı içlerinde.

Kimlerdi o darbeciler?

İsim vermek istemiyorum. O günlerdeki yazılarıma bakarsanız görürsünüz. İyi bir olay başlamıştı Türkiye’de. “Bu hataları yaparsanız ötekiler de serbest kalacak ve aramızda şerefli vatandaşlar olarak gezecekler, itibar görecekler” dedim. Öyle oldu.

Bunlar önemli çünkü sizin getirdiğiniz eleştirileri, “Ergenekon ve Balyoz’u yok sayıyor” şeklinde yorumlayanlar var.

Yazdıklarımı okumuyorlar. O zaman bu davalardaki hukuki problemleri eleştirdiğim için “darbeci” diyorlardı. Aynı şeyleri şimdi de söylüyorum bu kez de “paralelci” diyorlar benim için. Adamdan intikam alacağız diye şirketlerini mali polis, MASAK basıyor.

Soruşturma açılan yazınızda da eleştirdiniz.

Evet, darbeciyim, paralelciyim, PKK’cıyım diye yazdım. Eğer biz bunlardan korkarsak bu ülkede nasıl yaparız? Ergenekon sürecinde, bana televizyonunda etmedik hakaret bırakmayan Tuncay Özkan’ın da sülâlemin ne kökenlerini ne bilmem neci olduğunu bırakmayan Yalçın Küçük’ün de hakkını savundum. Bugün de aynı duygularla yaklaşıyorum.

Koza-İpek Grubuna baskın olduğu günlerde Hürriyet’in yayınladığı 67. yıl mesajı da eleştirildi.

Doğru bir tavırdı o. Onların da geçmişte yaptığı bir sürü hata var ama ben diyorum ki önce adalet. Adamın gidip matbaasını basma kardeşim. Hakimin o gruba yönelik arama kararı Balyoz’daki Oda TV’deki saçmalıkların aynısı. Ekremler (Dumanlı) de sağ olsunlar o zaman “Evet bunlar geçerlidir” diye yayın yapıyorlardı. Onlar bu hatayı yaptı, ‘bugün onların hakkını savunmayalım’ diye intikam hukuku olmaz. Burada apaçık bir cezalandırma hareketi var.

Bir kesim de, “Hak ettiler” diye sessiz kalıyor.

Benim hukuk anlayışımda böyle bir kıstas yok. Suç varsa adil bir yargılama olmalı. Bu hepimiz için geçerli.

Aydın Doğan, “37 yıllık yayıncılık hayatımda böyle bir baskı dönemi yaşamadım” dedi.

Doğru söylüyor. Hayatım boyunca Aydın Bey’in şu dönemdeki duruşunu unutmayacağım. Tahmininizin ötesinde çok zor günler geçirdi. Hiç kimsenin Aydın Bey’e söyleyecek bir lafı yok. İleride Türkiye demokrasisi tarihi yazılırsa Aydın Bey için orada çok özel bir yerin konması lazım. Yarın işime son verse de söyleyeceğim laf budur. Dayanma gücünün sınırlarında artık.

Ama iktidarın ve iktidar medyasının istekleri bitmiyor. Grubunuzdan kovulması istenen gazetecilerin listesi yayınladı.

Cem Küçük’ü, Hürriyet’in insan kaynakları müdürü yapsınlar, o karar versin. Böyle bir şey var mı ya? Hürriyet cevap verdi. Ben olsam vermezdim. Cem Küçük kim yani? Merak ediyorum bundan on yıl sonra Cem Küçük bu yaptığı işlerden dolayı mutluluk duyacak mı?

Aydın Doğan’dan sizi feda etmesi talep edilse…

Aydın Bey’e bu laf söylenmez. Bunu 28 Şubat’ta askerler söyledi ve elinin tersiyle itti. Askerler Yavuz Gökmen’i göndermesini istiyordu. 28 Şubat günü sabah Aydın Bey, beni aradı. “Yavuz’u koruyacaksın. O’na bir şey olursa senden bilirim. Çocuğa çok az para veriyormuşsun maaşını da arttır biraz” dedi. Bu dönemde de bizleri korudu.

Hürriyet’e yapılan baskın için ne düşünüyorsunuz?

Hürriyet’e şimdi demedik laf bırakmıyorlar.  Türkiye, seçimlerden sonra kaçınılmaz bir şekilde barış sürecine girecek. Ondan sonra da “Vay siz Kürtlerle aramızı bozuyorsunuz, barışı engelliyorsunuz” diye yayına başlayacaklar. Bu kadar eminim çünkü ancak bir düşman yaratıp onun üzerinden siyaset yapmayı biliyorlar. Düşmansız bir siyaset bilmiyorlar. Bundan beş gün önce burada niye “Türkiye Türklerindir” yazıyor diye bizi yerden yere vuruyorlardı. Birden unuttular onu.

Seçimden sonra barış sürecine gireceğiz dediniz. O masa tekrar kurulur mu?

Kesin kurulacak. Erdoğan’ı başkan yapacak sonuç çıksa da çıkmasa da o masa tekrar kurulacak.

Baskına dönersek. Bir milletvekilinin öncülüğünde AKP teşkilatı gazetenizi taşladı.

Bu hakkı görüyor kendinde adam. O çocuk Tayyip Erdoğan olmak istiyor ama bu kafayla ondan olsa olsa MHP kongresinde illegalite ilan eden Azmi Karamahmutoğlu olur. Şuuru yerinde bir adam o ifadeleri kullanır mı? Ben o lafı duyunca “Bunlar darbe hazırlığında” dedim. Bu laflar giderek bütün dünyada “İslamcılar seçimle gelir kaybetseler bile gitmezler” algısını oluşturuyor.

1 Kasım sonrası gidiş hazırlıklarına başladınız mı?

Valla beni bu memleketten kimse atamaz kardeşim. Arkadaş bu Anadolu’da ben senin kadar varım. Hiçbir yere gitmiyorum. Ne yapacak? Sürükleye sürükleye kapının önüne mi koyacak? Koysun. Yine kapıdan, bacadan girerim. Yaşayacak başka ülkem yok benim. Ben bu ülkeyi her şeyiyle seviyorum.

Hürriyet Gazetesi için “müesses nizamın sesi” denir…

Evet.

Hürriyet bu dönemdeki duruşuyla ne iktidara ne de muhalefete yaranamıyor. Hürriyet pozisyon belirlemekte zorluk mu çekiyor?

Hürriyet’i yönetmek Türkiye’yi yönetmek kadar zordur.

Hürriyet’in karşı karşıya olduğu dalga bugün daha mı büyük?

Bu sürdürülebilir bir şey değil. Sürdürülebilmesi için Türkiye’nin Nazi tipi bir devlet haline gelmesi gerekir. İktidar duygusunun kalıcı olmayacağını bilmeleri lazım. Bu dönem ileride şerefle hatırlanan bir dönem olmayacak.

Emin Çölaşan köşesinde medyanın bugünkü halinden sizi ve Aydın Doğan’ı sorumlu tuttu.

İtiraf ediyorum. 99 depreminden de Aydın Doğan ve ben sorumluyuz! 99 depremini de biz yaptık kardeşim! Almanya fonlarıyla İsrail’den satın aldığımız özel bir alet getirdik ve yaptık!

1 Kasım seçimlerinde ne öngörüyorsunuz?

Bir tane yaptık insanlar, “Başkan olmayacaksın” dedi. “Ben hala olacağım” diyor. Ben 7 Haziran’dan farklı bir sonuç çıkması için bir neden görmüyorum. HDP’nin seçimle bir meşruiyet kazanmasına sevinmiştim. Ne derlerse desinler,  Demirtaş, Türk siyaseti için bir kazançtır. Oy vermedim ama duruşu hoşuma gitti ve hala da durmaya çalışıyor. Türk siyaseti Demirtaş’ı kaybederse yazık olur. En çok da Kürtlere yazık olur.

Başkanlık ısrarı Türkiye’yi nereye götürür?

Bilmiyorum. Tüm Türkiye hep beraber oturup düşünmemiz lazım. Ülkelerde diktatörlükler, faşizmler olabilir ama hiçbiri kalıcı olmuyor. Bir şey unutulmasın, bu ülkedeki en azılı askeri darbe üç yıl kalabildi.

Ahmet Altan, “Fiili olarak yönetim sistemi değişmiştir demek orduya davetiye çıkarır” dedi.

Evet ama ben söylemem onu. Hiç, aman aman. Onu ağzımıza bile almayalım. Bir darbe olmaz artık Türkiye’de. Olursa hep beraber karşı çıkarız. Artık hiçbir askeri darbenin sabahında çok şükür demem. Askeri darbe dönemini kapattık şimdi sıra sivil darbe dönemini kapatmakta. Dua ediyorum ki seçimlerden yine böyle bir sonuç çıksın. Ancak böyle bir meclisle yeni anayasa yapabiliriz. Türkiye’de herkes dayak yedi ama İslamcı siyaset hala esaslı bir dayak yemedi.

28 Şubat?

28 Şubat ciddi bir dayak operasyonu değildi. Dayak olsaydı Tayyip Erdoğanlar zor çıkardı. İslamcı siyaset 28 Şubat’ta dayak yemiş gibi yaptı. Bundan dolayı da aşırı bir şımarıklıkla geldiler iktidara. Şimdi o şımarıklığın seçim dayağıyla törpülenmesi lazım. Seçimlerden 7 Haziran benzeri bir tablo çıkarsa İslami siyaset üst üste iki seçim dayağı yemiş olacak ve o şımarıklığından vazgeçecek.

Toplum çok kutuplaştı. İnsanlar yeniden bir araya gelebilir mi?

Erdoğan sayesinde demokrasimizin ve kurumlarımızın ne kadar zayıf olduğunu gördük. Bunları görmemiz gerekiyormuş. İyimserim. Unutamasak bile hatırlamayacağımız bir dönem lazım. İyi bir döneme geçmemiz epey bir zamanımızı alacak.