Bu seçim normal bir seçim değil

Şunun şurasında seçimlere 11 gün kaldı. AKP tek başına iktidar olacak mı, HDP barajı geçebilecek mi, CHP yüzde 30 bandını aşacak mı, MHP sürpriz yapacak mı?

Tüm bu soruların cevabını 11 gün sonra alacağız.

Seçim sonuçları nasıl bir parlamento yapısı ortaya koyacak bilemiyorum ama Türkiye’nin, 7 Haziran’dan sonra bambaşka bir Türkiye olacağından eminim.

Çünkü bu seçimler çoktan normal bir seçim olmaktan çıktı. Anayasa gereği tarafsız olması gereken bir Cumhurbaşkanı,devletin tüm araçlarını ve imkanlarını kullanarak seçimleri hem adil bir yarış olmaktan çıkaran  bir hoyratlıkla, hem de seçim sonrası büyük bir güven krizinin tohumlarını atan bir üslup ile meydanlarda…

Üstelik Cumhurbaşkanı’nın önceliği hükümeti kuracak parlamentonun temsilcilerinin belirlenmesi değil, sistem değişikliğinin onaylanması. Ne yazık ki, iş bu kadarla da bitmiyor; Cumhurbaşkanı,  istediği sistem değişikliği onaylanmazsa toplumu krizlerden kriz beğenmekle korkutuyor.

Gerçekten öyle mi? HDP insafsız barajı aşar ve AKP hükümet kurma çoğunluğunu kaybederse, çözüm süreci biter, ekonomik büyüme durur ve Türkiye krizden krize mi yuvarlanır?

Her seçim öncesi, çözüm süreci kartını sallayarak  ‘ben olmazsam çözüm süreci olmaz’ diyen AKP iktidarı ilk kez bu seçimde HDP barajı aşar ve parlamentoya girerse ‘çözüm süreci biter’ propagandasını öne çıkardı. İkisi de nihai olarak AKP çoğunluğunu koşul olarak masaya koyuyor gibi görünse de, HDP’yi baraj altına itmek için elindeki tüm imkanları kullanan AKP yönetiminin çözüm sürecinde ‘meşru’ muhatap istemediği bu kez çok açık seçik ortaya çıktı. Bu nedenle Bülent Arınç’ın “Çözüm sürecine mecbur ve mahkum değiliz” demesi ve Rojava ile ilgili olarak  Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “ Kobani düştü düşecek” demesi hatırlanırsa, sistem değişikliği kartını eline alan AKP’nin çözüm sürecini de rafa kaldıracağı kuşkusu çok da yersiz olmaz.

Üstelik seçim meydanlarında söylenen sözlere dikkat edersek, sistem değişikliği kartını eline alan bir Erdoğan iktidarının çatışmacı bir yaklaşımı benimseyeceği açık…

Erdoğan, “Hâlâ bakıyorsunuz, varsa yoksa Kürt sorunu. Kardeşim ne Kürt sorunu? Artık böyle bir şey yok! Ne istiyorsun daha?” diyerek seçim sonrası nasıl bir politika izleyeceğinin ipuçlarını vermiştir.

Nisan ayında onaylanan  ‘İç güvenlik paketi‘ üzerine “Bunların çözüm süreci diye bir derdi yok. Bunların bu ülkede refah ve huzur diye bir derdi yok! Gerek polis gerek asker gerek jandarma tüm güvenlik güçlerinin, ülkenin dört yanında her an istim halinde olması lazım” mesajı ve Geçici Köy Koruculuğu’nun kaldırılması tartışılırken yeni korucu alımları yapılmaya başlanması ve bölgeye büyük bir yığınak yapılması seçim sonrası her türlü pervasızlığa hazır olmamızı söylüyor bize.

Hepimizin işini aşını ilgilendiren ekonomiye gelince, işlerin hiç iyi gitmediği açık!

Dış borçlarımız hızla arttığı gibi, orta gelir tuzağına saplanıp kalan ekonominin yeni iş yaratma kapasitesi kalmadı. Yaptığı yasal düzenlemelerle ve muhaliflerine verdiği gözdağı ile 13 yıllık iktidarının en güçlü dönemini yaşayan AKP iktidarının bu dönemdeki ekonomi karnesi ne yazık ki zayıflarla dolu.

Son üç yılda Türkiye’nin dış borçlarının milli gelire oranı yüzde 50.3’e yükselmiş. Bu oran 2012’de yüzde 43,1. Rakamlara bakarsak bu son üç yılda milli gelirimiz sadece 13.8 milyar dolar artarak 786.3 milyar dolardan 800.1 milyar dolara çıkmış; buna karşılık dış borçlarımız 338.9 milyar dolardan 402.4 milyar dolara çıkmış. Yani milli gelirimiz son üç yılda dolar bazında sadece yüzde 1.7 oranında artarken, borçlarımız yüzde 18,6 oranında artmış.

Ranta dayalı ekonomik büyüme modelinin bizi buraya getirmesi sürpriz değil. Yıllık ortalama 20 milyardan fazla dış kaynak kullanıp, bunu makine üreten makine ithalatı yerine AVM,rezidans ve çerez parası denen lükse harcamanın kaçınılmaz sonucu bu.

Doğrudan yabancı sermaye girişine baktığımızda tarumar edilen kurumsal altyapının maliyeti daha iyi anlaşılıyor. 2012 sonrasında yerli sermaye çıkışı hızlanırken, doğrudan yabancı sermaye girişi ve portföy yatırımları dramatik biçimde azalmış.

Neresinden bakarsak bakalım mevcut hükümetin ülkenin temel meselelerinde adım atma gücü kalmamıştır. Görünen o ki, AKP’nin sistemi değiştirecek çoğunluğu alması Türkiye’nin sorunlarının çözümünü daha da ağırlaştıracaktır.

Kürt meselesi başta olmak üzere toplumsal iç barışımız ve ekonomide son üç yıldır ülkenin yaşadığı tüm krizlerin temelinde Erdoğan’ın tercihleri yatıyor. Erdoğan’ın tüm ülke meselelerini şahsileştirmesi ve kendisinden farklı düşünen kişi ve kesimleri  ötekileştirerek düşman ilan etmesi, çoğulcu demokrasiyi dışlaması, Anayasayı çiğneyerek danışmanları aracılığıyla hükümet iradesini baskılaması, Türkiye’nin yeniden dar siyasi alana hapsolması tüm sorunların çözümü bir yana, mevcut sorunları daha da ağırlaştırmaktadır.

Bu nedenle toplumsal iç barışı sağlayacak, başta hukuk devleti olmak üzere kurumsal alt yapıyı yeniden tasarlayacak, güven erozyonunun üstesinden gelerek şeffaf bir yönetim anlayışıyla ekonomiyi yeniden ele alacak  yeni bir sözleşmeye ve böyle bir sözleşmeyi tartışabileceğimiz ve demokrasi mücadelesine yeniden başlayabileceğimiz  bir seçim sonucuna ihtiyacımız var. Bu zeminde uzlaşacak ortak aklı harekete geçirebilirsek, sonuç koalisyon da olsa kazanan Türkiye olur.