Gannuşî, Dava Ve Demokrasi

ozdemir

Gannuşî, Dava Ve Demokrasi

Tunus Nahda Hareketi’nin lideri Raşid Gannuşî, son zamanlardaki demeçleri ve yorumları ile özellikle Batı dünyasının ilgi merkezi olmaya devam ediyor.

Tunus’a bakınca Nahda Hareketinin tarihinde önemi adımlar attığı görülüyor. Parti 10. Kongresinde aldığı bir kararla kendisini İslamî olarak tanılamaktan vazgeçerek, demokratik olarak tanımlıyor.

Vazgeçtiği diğer önemi bir kavram ise kuruluşundan bu yana kullandığı “dava” kavramı. Bundan sonra kendisini sadece bir parti olarak tanımlayacak.

Bunun sözde kalması için de son kongrelerinde ciddi somut adımlar atılıyor. Nahda’daki bu değişimin Batı dünyasında “Siyasal İslam’a veda mı?” diye değerlendirilenler oldu.

Bu soru işareti aslında çok şeyi özetliyor: “Bu bölgede hiçbir şey kalıcı değil; her şeyin çok hızlı değişiyor” olması.

Diğer bir sebebi ise, toplumsal hadiseleri bir lider ve bir hareketle sınırlama ve izah etmenin ne derece makul olduğudur.

Bunun için biraz beklemek gerekiyor.

Konun diğer önemli bir boyutu ise, Gannuşî ve Partisinin yaptığı bu değişikliğin sadece Tunus’u değil, diğer Müslüman ülkeleri, özellikle de Arap olanlarını etkileme potansiyeli taşıyor olması. Bunun diğer bir anlamı ise, Mısır’ın Arap ülkeleri için tarihten gelen mihver rolünün Tunus’a doğru kaydığı şeklinde de algılanabilir.

Tunus küçük bir ülke ama kesinlikle sıradan bir ülke değil.

Başta İbn Haldun, Tunuslu Hayreddin olmak üzere birçok düşünürü yetiştirmiş; İslam medeniyetinin ilk üniversitelerinden birisine sahip olan Tunus; Arap Baharı sürecini en akıllı ve verimli şekilde yönetmeyi başardı.
Tunus’ta olanların tüm Arap ülkeleri için önemi ise Gannuşi’nin son demeçlerinde daha iyi anlaşılıyor. Açık ve net olarak şunu diyor:

“Diktatörlükler, tüm partilerin karşı karşıya gelmesinden beslenir. Bu da kimsenin kazanamadığı, herkesin kaybedeceği bir iç savaş ve kaosa yol açar”.

Bölgede tam olarak olan da bu. Bırakın İslamcıların laiklerle diyaloğunu, asırlardır birlikte yaşamış farklı mezhep, tarikat, cemaat veya geleneklerle birbirlerine bağlı Müslümanlar arsında bile ayrışma ve çatışma derinleşiyor veya derinleştiriliyor.

Hemen hemen tüm Müslüman toplumlar iç çatışma ve savaşlarla sarsılıyor.

Mübarek Ramazan mevsimi bile çatışmaların şiddet ve yoğunluğunu azaltmıyor. Adeta herkes bir an önce, kendisi gibi olmayan, kendisi gibi düşünmeyen “din kardeşinden” kurtulmak istiyor.

Müslüman kardeşlerinden korkan ve kaçanlara ise Akdeniz büyük bir mezar oluyor. Avrupa’ya ulaşabilenler ise, Müslüman ülkelerine bir daha dönmemek için Hristiyan olma dâhil her yolu deniyorlar. Çoluk-çocuğu ile Hristiyan olanların sayısı her gün artıyor. Bu tek başına Müslüman dünya için bir yüz karasıdır.

Sonuçta, Gannuşi’nin işaret ettiği gibi, ayrışma ve çatışmalar bölgedeki dikta ve tek adam rejimlerini güçlendiriyor. Askerî harcamaları öncelikli konuma getiriyor.

Başta eğitim, sağlık ve temel alt yapı yatırımları olmak üzere her şey müphem bir geleceğe erteleniyor.
Bunundan dolayı, Gannuşî’yi dinlerken veya okurken, bölge haritasını, daha doğrusu Akdeniz Havzası haritasını önümüze koyup okumakta fayda var.

Küreselleşen dünyada, hiçbir ürün veya olayın çıktığı yerle sınırlı kalmadığını görüyoruz.
Bundan dolayı Gannuşî, başta Suriye, Mısır, Yemen ve Irak olmak üzere İslamcılara ve Müslüman Kardeş mensuplarına şu mesajı net olarak veriyor:

“Daha açık/şeffaf olun ve sizlerin dışındaki tüm gruplarla uzlaşı içinde çalışın”.

“Diktatörlüklere karşı ulusal birlik ve ulusal direnç olmadan, özgürlüğe ulaşılamaz. Müslümanlarla Müslüman olmayanlar, İslamcılarla laikler arasında hakiki bir uzlaşma olmalı. Diktatörlükler, tüm partilerin karşı karşıya gelmesinden beslenir. Bu da kimsenin kazanamadığı, herkesin kaybedeceği bir iç savaş ve kaosa yol açar.”

Gannuşî’nin camilerle ilgili yaptığı vurgu da çok önemli. Öteden beri Müslüman dünyadaki hâkim iktidarların dini ve camileri kullandığı söylenir. Türkiye’ye laikliği getirenler, hiçbir zaman camileri kendi haline bırakmaması; hutbelerin merkezden hazırlanması yeteri kadar ilginç ve düşündürücü değil mi?

İslam dünyasındaki İslami hareketler camileri neşv-ü nema bulacakları doğal ortamlar olarak gördüler.

Aslında caminin ve Cuma hutbelerinin iktidar için önemini ilk fark edenler Emevî Halifeleri oldu.

Gannuşî de, Nahda Hareketi’nin doğmasında ve gelişmesinde camilerin rolünü inkâr etmiyor.

Ancak Parti Kongresinde bununla ilgi ciddi bir karar alınarak; Parti “kendisini camiden ayırıp sadece bir siyasi proje olarak tanımlamayı” benimsiyor.

Bundan sonra Camiler siyasal amaçlı etkinlikler için kullanılmayacak. Camilerin Müslümanları birleştirmesi gerektiğini vurgulayan Gannuşî,

“Siyasi kurumlarla dini kurumlar arasında ayrım yapmak zorundasınız. Örneğin, camiler siyasi partilerin kapışma yeri değildir. Camiler Müslüman toplumunu bölmemeli, birleştirmeli.

Camilerde en ufak bir siyasi propagandadan bile kaçınmamız gerekiyor.

Siyaset insanları güç ve zenginlik için yarışmaya iter ki, bu bizim kaçınmak zorunda olduğumuz bir şey”.
Gannuşî bu konuyu açıklarken yaptığı tespitler ve söyledikleri yine tüm Müslüman toplumlar için geçerli.
“İslam’da neyin mukaddes, neyin serbestçe yorumlanabilir olduğunun ayrımını daha iyi yapabileceğiz.

Siyasi alan ne mukaddes, ne de değişmezdir. Sivildir, insanidir.

İçtihada (yoruma) ve insani akıl yürütmeye açıktır.

Çok az metni değişmez kabul ediyoruz.

İslami metinlerin yüzde 90’ından fazlası nüansa ve yoruma açıktır.

Pek çok Müslüman bu iki tarz metni karıştırıp, bütün metinleri kutsal, dokunulmaz ve tek anlamlı olarak kabul ediyor.

Siyasetle ilgili İslami metinler yoruma açık. Biz de bu alanda hareket etmeliyiz. Kendimizi itaatkâr Müslümanlar olarak nitelendiriyoruz.

Biz İslam’a; İslam’ın yeryüzüne insanlığı özgür kılmak için, özgür kişinin tanımını yapmak için geldiğini inanıyoruz.”

Siyasi alanda dinle ilişki kurmadan Nahda Hareketi’ni yenilemek istediklerini belirten Gannuşî, “Devrimden önce câmilerde, sendikalarda, yardım kuruluşlarında saklanıyorduk. Çünkü gerçek siyasal hareketlilik yasaktı. Şimdi açık bir şekilde siyasi aktörler olabiliriz.

Neden camide siyaset yapalım?

Partide açık bir şekilde siyaset yapmalıyız. Kimseyi dini siyasal gerekçelerle kullanarak yanlış yönlendirmedik. İnsanların ihtiyaçlarına yanıt vermeliyiz, dindarlığı kullanarak insanları yanlış yönlendirmemeliyiz”.

Kongre’de Nahda Hareketinin kendisini yeniden tanımlayarak “milli bir zeminde İslami referansları olan demokratik siyasi bir parti” olarak tanımlaması çok önemli.

Önemlidir, çünkü bu kısa cümledeki sonuca ulaşmak için on yıl ve bölgede yaşanan acılardan sonra ulaşılabilmiştir. Nahda’nın mensuplarının yaşadığı acı ve ıstırapları bizzat Gannuşî’nin dinleme imkânım olmuştu.

Gannuşî Kongrede yaptığı konuşmada “Nahda hareketi kimliğimizi savunmak için doğdu, demokratik geçiş sürecini teminat altına aldı ve şimdi de ekonomik reform üzerinde odaklaşacak”

Tabii, ekonomik reform deyince farklılıklar da başlıyor. Bir yandan partinin muhafazakâr tabanı, diğer yandan başta Gannuşî olmak üzere dünya ile uyum sağlamak isteyen, liberal politikaları toptancı bir anlayışla ret etmeyenler.
Gannuşi’nin parti içerisindeki birleştirici ve etkin rolü malum.

Buna rağmen Nahda’nın benimsediği yeni ilkelerle nereye kadar nasıl gideceği; tabandan, muhalefetten ve küresel ekonomiden gelen taleplere nasıl cevap vereceğini zaman gösterecek.

Temennimiz, İslami referanslarla çerçevesini belirleyen; farklılıkları zenginlik kabul ederek birlikte yaşamaya vurgu yapan Tunus demokrasisinin başarılı olmasıdır.