Kimsenin aklına ihtiyacı olmayan siyasetçiler

siyaset

Ülkelerin iş yapma tarzları üzerine OECD’nin yıllar önce yaptığı bir araştırma vardı. Türkiye başlığı altında verilen tavsiyelerden biri Türklerin uzlaşma kültürüne sahip olmadığı, uzlaşmayı yenilgi olarak kabul ettikleri, bu nedenle Türklerle iş yapmak isteyenlerin  mutlaka çok sayıda seçenekle masaya oturması gerektiği üzerineydi.

Yine aynı çalışmada Türklerin sorunu çok iyi tanımladıkları, hatta bu konuda mükemmel oldukları ama iş çözüm üretmeye gelince bu konuda onlardan bir şey beklenmemesi gerektiği  belirtiliyordu. Çözüm konusunda Türklerin bu kadar yetersiz olmalarını da yine ‘uzlaşma kültürü’ nün eksikliğine bağlıyordu. Çoğu zaman işi bozmayı uzlaşmaya yeğlerler deniliyordu.

Türklerle iş yapmak isteyenlere yönelik bir önemli uyarı da, ‘Türklerin söylediklerini değil, söylemek istediklerini anlamaya çalışın’ idi.

7 Haziran seçimlerinden sonra TBMM’de kendini kilit parti konumunda bulan ve bu konumunun olabildiğince tadını çıkarmaya çalışan bir MHP’yi izlerken aklıma OECD’nin yukarıda bahsettiğim çalışması geldi.

Türkiye’nin hassas iç barışı, kırılgan ekonomisi ve dünyanın değiştiğini algılayamayan gerçeklik algısını yitirmiş yöneticileri ile ne kadar ince bir buz üzerinde yürüdüğünü bilenler (ki bunlar çoğunluk), siyasi partilere uzlaşın, yoksa halimiz harap çağrısı yaptıkça, kilit konumundaki siyasi aktörlerin kulaklarını sıkı sıkıya kapamaları sadece OECD’yi haklı çıkarmakla kalmıyor, aynı zamanda Türkiye’nin geleceğini de ipotek altına alıyor.

“Bizim kimsenin aklına ihtiyacımız yok!” diyebilen ve bunu büyük ve bilge bir siyasetçi edası ile söyleyebilen siyasi liderler, bu güçlerini  kapalı birer tarikat gibi örgütlenmiş olan siyasi partiler sayesinde koruyorlar. Dışa kapalı, giriş serbestisi olmayan tüm örgütler nasıl toplumsal değişimi okuyamıyorsa bizdeki siyasi partiler de toplumun nasıl değiştiğini okuyamıyorlar ve içten içe çürüyorlar.

20.yüzyılın kapalı ulus devlet anlayışına göre örgütlenmiş olan bu partilerin varlıklarını sürdürebilmesi için, toplumun ideolojik devlet tarafından kontrol edilmesi şart. Oysa bilginin devletin denetiminin dışına çıktığı ve özgürleştiği iletişim çağında bu söz konusu bile olamaz. Bunu anlamak istemeyen siyasi partiler değişim karşısında çocukça bir inatla “bizim kimsenin aklına ihtiyacımız” yok dediklerinde tam da “akıllının ayıp saydığıyla aptal övünürmüş” sözünün işaret ettiği duruma düşerler…

Tek zenginlik kaynağı genç nüfus olan bir toplumun siyasetçileri, bu çağda gençlerini kapalı kapılar ardına hapsederek sadece vurucu güç olarak kullanmayı düşünürlerse o topluma kan, gözyaşı ve acıdan başka bir şey vermezler. Benim neslim bu yaklaşımın acı sonuçlarını iyi bilir. Kitap okur yazarlığının yerini yazılım okur yazarlığının, tek sesli devlet radyolarının yerini çoğulcu sosyal medyanın aldığı bir dünyada  artık ne gençleri  ölüm tarlalarına sürmek ne de sadece kendi aklınızı beğenmek mümkün.  Bunu siyasi karar alıcılar ne  kadar erken öğrenirse ödeyeceğimiz bedel o kadar az olur.

Bu ülkenin insanları daha özgür, daha müreffeh ve daha adil bir dünyada yaşamayı istiyorlar, kendi inançlarına, kimliklerine saygı gösterilsin istiyorlar, sesleri duyulsun,fikirlerine kulak verilsin istiyorlar! Birilerinin iktidar oyununda  kumar masasına pey olarak sürülmek istemiyorlar!..7 Haziran seçimlerinde verdikleri oylarla ne istediklerini de çok açık ortaya koydular…

Yine aynı çalışmada Türklerin sorunu çok iyi tanımladıkları, hatta bu konuda mükemmel oldukları ama iş çözüm üretmeye gelince bu konuda onlardan bir şey beklenmemesi gerektiği  belirtiliyordu. Çözüm konusunda Türklerin bu kadar yetersiz olmalarını da yine ‘uzlaşma kültürü’ nün eksikliğine bağlıyordu. Çoğu zaman işi bozmayı uzlaşmaya yeğlerler deniliyordu.

Türklerle iş yapmak isteyenlere yönelik bir önemli uyarı da, ‘Türklerin söylediklerini değil, söylemek istediklerini anlamaya çalışın’ idi.

7 Haziran seçimlerinden sonra TBMM’de kendini kilit parti konumunda bulan ve bu konumunun olabildiğince tadını çıkarmaya çalışan bir MHP’yi izlerken aklıma OECD’nin yukarıda bahsettiğim çalışması geldi.

Türkiye’nin hassas iç barışı, kırılgan ekonomisi ve dünyanın değiştiğini algılayamayan gerçeklik algısını yitirmiş yöneticileri ile ne kadar ince bir buz üzerinde yürüdüğünü bilenler (ki bunlar çoğunluk), siyasi partilere uzlaşın, yoksa halimiz harap çağrısı yaptıkça, kilit konumundaki siyasi aktörlerin kulaklarını sıkı sıkıya kapamaları sadece OECD’yi haklı çıkarmakla kalmıyor, aynı zamanda Türkiye’nin geleceğini de ipotek altına alıyor.

“Bizim kimsenin aklına ihtiyacımız yok!” diyebilen ve bunu büyük ve bilge bir siyasetçi edası ile söyleyebilen siyasi liderler, bu güçlerini  kapalı birer tarikat gibi örgütlenmiş olan siyasi partiler sayesinde koruyorlar. Dışa kapalı, giriş serbestisi olmayan tüm örgütler nasıl toplumsal değişimi okuyamıyorsa bizdeki siyasi partiler de toplumun nasıl değiştiğini okuyamıyorlar ve içten içe çürüyorlar.

20.yüzyılın kapalı ulus devlet anlayışına göre örgütlenmiş olan bu partilerin varlıklarını sürdürebilmesi için, toplumun ideolojik devlet tarafından kontrol edilmesi şart. Oysa bilginin devletin denetiminin dışına çıktığı ve özgürleştiği iletişim çağında bu söz konusu bile olamaz. Bunu anlamak istemeyen siyasi partiler değişim karşısında çocukça bir inatla “bizim kimsenin aklına ihtiyacımız” yok dediklerinde tam da “akıllının ayıp saydığıyla aptal övünürmüş” sözünün işaret ettiği duruma düşerler…

Tek zenginlik kaynağı genç nüfus olan bir toplumun siyasetçileri, bu çağda gençlerini kapalı kapılar ardına hapsederek sadece vurucu güç olarak kullanmayı düşünürlerse o topluma kan, gözyaşı ve acıdan başka bir şey vermezler. Benim neslim bu yaklaşımın acı sonuçlarını iyi bilir. Kitap okur yazarlığının yerini yazılım okur yazarlığının, tek sesli devlet radyolarının yerini çoğulcu sosyal medyanın aldığı bir dünyada  artık ne gençleri  ölüm tarlalarına sürmek ne de sadece kendi aklınızı beğenmek mümkün.  Bunu siyasi karar alıcılar ne  kadar erken öğrenirse ödeyeceğimiz bedel o kadar az olur.

Bu ülkenin insanları daha özgür, daha müreffeh ve daha adil bir dünyada yaşamayı istiyorlar, kendi inançlarına, kimliklerine saygı gösterilsin istiyorlar, sesleri duyulsun, fikirlerine kulak verilsin istiyorlar! Birilerinin iktidar oyununda  kumar masasına pey olarak sürülmek istemiyorlar!.. 7 Haziran seçimlerinde verdikleri oylarla ne istediklerini de çok açık ortaya koydular… Bu sesi duyun!