Mülkiyet Hakları ve Refah

092201

Otelin 7. katındaki odamın geniş penceresinden dışarıya bakıyorum. Uzaktaki Uluslararası Dulles Havaalanı’ndan uçaklar birbiri peşi sıra kalkıyor. Bu havaalanı Baltimore-Washington Uluslararası Havaalanı ve Reagan Ulusal Havaalanı ile birlikte Washington DC’nin üç havaalanından biri. Bu üç havaalanından her gün binlerce uçak Amerika’nın diğer şehirlerine veya dünyanın diğer ülkelerine havalanıyor.
Otelin önünden geçen otoyolda son model arabalar hızla ilerliyorlar. Kimileri ağaçlıklar içerisindeki güzel evlerine, kimileri de Şili’den gelen elmaların, Türkiye’den gelen Malatya kayısılarının, Hollanda’dan gelen peynirlerin, Teksas’dan gelen bifteklerin, Fransa’dan gelen şarapların makul fiyatlarla satıldığı alışveriş merkezlerine akşam yemeği için ihtiyaç duyduklarını almak üzere yol alıyor.
Bu ülkede hayatın bir peri masalı olduğunu ileri sürmüyorum elbette. Tüm bu imkânlara kavuşmak için Amerikalılar sabahın ilk ışıklarıyla hatta kimileri gün ağarmadan arabalarının kontağını çevirip yollara düşüyorlar ve gün boyu yoğun bir şekilde çalışıyorlar. Üniversite diploması sahibi beyaz yakalı çalışanlar daha yüksek hayat standartlarına sahipler. Mavi yakalı işçilerin hayat standartları da dünyanın gelişmiş ülkelerindeki orta sınıfın, az gelişmiş ülkelerinin de üst sınıflarının hayat standardı civarındadır. Amerikalıların, insanlık tarihi boyunca fakirliğe karşı verilen mücadelede mutlak zaferi kazanmış olmasalar da ona karşı en fazla ilerlemeyi sağlamış ulus olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Peki, bu başarının sırrı nedir? Doğal kaynakların bolluğu mu? Sömürgecilik mi? Yoksa Amerika’nın geçmişinde kara bir leke olan kölecilik mi? Türkiyeli iktisatçı Daron Acemoğlu ve James Robinson birlikte kaleme aldıkları Ulusların Düşüşünün Nedeni başlıklı eserde tüm bu hipotezleri çürütüyorlar. Onlara göre, Kuzey Amerika yeni yerleşimcilere örneğin Latin Amerika’ya göre gerek doğal kaynaklar açısından gerekse de iklim açısından çok daha çetin koşullar sunmuştur. Sömürgeciliğin ve köleciliğin de Amerika’nın zenginliğinde belirleyici olmadığını belirtmektedirler. Onlara göre Amerika’nın zenginliğinin nedeni ekonomik alanda özel mülkiyete dayalı rekabetçi bir piyasa ekonomisi ve siyasi alanda da hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik kurumların varlığıdır. Onlar fakirliğe yol açan kurumsal yapıları dışlayıcı (exclusive), zenginliğe yol açan yapıları da kapsayıcı (inclusive) yapılar olarak nitelemektedirler.
Başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerde zenginliğin nedenini açıklayan bir başka iktisatçı Perulu Hernando De Soto’dur. Sermayenin Sırrı başlıklı eserinde De Soto, iyi tanımlanmış ve garanti altına alınmış mülkiyet haklarının zenginliğe giden yolu oluşturduğunu söylemektedir. Mülkiyet haklarının tanındığı ülkelerde bireyler sahip oldukları varlıklar temelinde bankalardan kredi alabilmekte ve ekonomik girişimde bulunabilmektedir. Yeni bir fikre sahip olan ve bu fikir temelinde yapacağı yatırımla hayatını iyileştirmek isteyen bireyler ihtiyaç duydukları sermayeyi sahip oldukları mülkleri ipotek ederek bankalardan sağlamaktadır. Mülkiyet haklarının iyi bir şekilde tanımlanmadığı ve kamu otoritesi tarafından tanınıp koruma altına alınmayıp bilakis yağmalanabildiği yerlerde ise bireyler sahip oldukları yeni fikirleri hayata aktarabilmek için ihtiyaç duydukları sermayeye erişimden mahrumdurlar. Böyle yerlerde bireyler mülkiyetine sahip olmadıkları araziler üzerine yaptıkları gecekondularda hayatlarını sürdürmektedir. Bu kişiler girişimcilik için ihtiyaç duydukları sermayeye karşılık ipotek edebilecekleri mülkleri olmadığı için sadece yakın çevrelerinden aldıkları borç ile bir şeyler yapabilme imkânına sahiptir. Bu da pek tabii ki ekonomik gelişme için oldukça elverişsiz bir ortam sunmaktadır.
Peki, mülkiyet hakları açısından Türkiye’de durum nedir? Türkiye’den Özgürlük Araştırmaları Derneği ve Liberal Düşünce Topluluğu’nun partneri olduğu Washington DC merkezli Property Rights Alliance (Mülkiyet Hakları Alyansı) tarafından hazırlanan 2015 Uluslararası Mülkiyet Hakları Endeksi 16 Kasım’da açıklandı. Türkiye 129 ülkenin değerlendirildiği endekste 10 üzerinden elde ettiği 5.3’lük puanla 58. Sırada yer aldı. Bu puan Türkiye’nin 2014 yılında aldığı 5.6’lık puandan 0.3 puanlık bir gerilemeye karşılık gelmektedir. Türkiye 2014 yılında değerlendirmeye alınan 97 ülke içinde 44. Sırada yer almaktaydı.
Türkiye, bu endeksin oluşturulmasında kullanılan alt kategorilerden (1) Yasal ve Siyasal Çevre’de 4.1 puanla dünya sıralamasında 78. sırada; (2) Fiziki Mülkiyet Hakları’nda 6.3 puanla 41. sırada ve (3) Entelektüel Mülkiyet Hakları’nda 5.4 puanla 50. Sırada yer almaktadır.
Türkiye’nin en zayıf olduğu alt kategori Yasal ve Siyasal Çevre kategorisidir. Türkiye, bu kategorinin alt başlıkları olan (a) Yargı Bağımsızlığı’nda 3.5 puanla 90. sırada; (b) Hukuk Devleti’nde 5.2 puanla 57. sırada; (c) Siyasal İstikrar’da 2.6 puanla 115. sırada (d) Yolsuzluğun Kontrolü’nde 5.2 puanla 48. Sırada yer almaktadır.
Fiziki Mülkiyet Hakları alt kategorisinin alt başlıklarında Türkiye (a) Fiziki Mülkiyetin Korunması’nda 5.9 puanla 45. sırada, (b) Mülkiyetin Kayıt Edilmesi’nde 9.8 puanla 19. Sırada, (c) Krediye Erişim’de 3.1 puanla 61. Sırada yer almaktadır.
Son olarak, Entelektüel Mülkiyet Hakları kategorisinde (a) Entelektüel Mülkiyetin Korunması’nda, 4.4 puanla 66. Sırada (b) Patent Hakları’nda 7.8 puanla değerlendirmeye alınan 107 ülke içinde 33. sırada, (c) Telif Hakları’nda 4.0 puanla değerlendirmeye alınan 105 ülke içinde 54. Sırada yer almaktadır.
Bu yıl Endeks 8 ülke hakkında detaylı vaka çalışmasını içermektedir. Türkiye’den Dr. Buğra Kalkan, Understanding the Future of Political Reform in Turkey (Türkiye’de Siyasi Reformun Geleceğini Anlamak) başlıklı çalışmayı Liberal Düşünce Topluluğu adına hazırlamıştır.
Endeks ve Türkiye hakkında detaylı bilgiye http://internationalpropertyrightsindex.org/ adresinden ulaşılabilir.