17-25 Aralık Kavşağı’ndan Yanlış Çıkış

4bakan1

İki yıl önce bu hafta Türkiye siyasi tarihi önemli bir kırılma anına şahitlik etti. Hatırlanacağı üzere 17 Aralık sabahında Türkiye tarihinin o güne değin gördüğü en büyük yolsuzluk soruşturmasının başlatıldığı haberi ile güne uyanmıştık. 1 bakan, 3 bakan çocuğu ve bazı işadamlarının rüşvet ve yolsuzluğa bulaştıkları iddiası ile bir kamu davası başlatılmıştı. Çok geçmeden 4 bakan istifa etmek zorunda kalmıştı. Aradan henüz bir hafta kadar geçmişti ki, 25 Aralık günü gündem bir ikinci yolsuzluk soruşturması haberi ile sarsıldı. Ne var ki, ilk soruşturmadan ders çıkarmış olan Hükümet’in talimatıyla, polis savcının soruşturma çerçevesinde verdiği yakalama, gözaltına alma emirlerini hukuku çiğneme pahasına yerine getirmedi. Böylece ikinci soruşturma ölü doğmuş oldu.

Şimdi, bu depreme en azından iki farklı tepki verildi. Bunların ilki, bu davaların Hükümet’i devirmek gayesiyle açılmış olduğunu ve bu nedenle de yargı yoluyla bir “darbe” girişimi olduğunu ileri sürdü. Bu görüşü savunanlara göre bu davaların ilerlemesine müsaade edilmemeliydi. Hükümet bu olağanüstü durumda hukukun olağan işleyişine müsaade edemezdi. Hukuk askıya alınabilirdi.

İkinci bakış açısı ise davaların hangi amaçla açıldığına bakılarak karar verilemeyeceğini; somut iddia ve delillere göre bir karar verilmesi gerektiği görüşünü ortaya koydu. Bu görüşü savunanların bir kısmı, bu davaların yargı ve emniyet bürokrasisine sızmış, adına “Paralel Yapı”, “Otonom Yapı” denen Gülen Hareketi’ne bağlı polisler ve savcılar tarafından başlatıldığı iddiasını tamamıyla reddetti. Bu kişilere göre, devlet içerisinde böyle bir yapılanma olduğu iddiası tamamen bir safsatadan ibaretti. Bir diğer bakış açısına göre, davaların amacına göre pozisyon alınması mümkün olmayıp somut delillere bakılması gerekmekle beraber, gerek bu davaların peş peşe gelmesi gerekse de Gülen Cemaati ile Hükümet arasında son dönemde yaşanan gerilimin üzerine gelmesi gibi nedenlerle Devlet içerisinde hukuka aykırı böyle bir yapılanmanın olduğu iddiası ciddiye alınmalıydı. Buna göre, bir yandan yolsuzluk davaları yargının bağımsızlığına halel getirilmeden devam ettirilmeli bir yandan da Meclis çatısı altında ve HSYK bünyesinde soruşturma komisyonları kurularak böyle bir yapılanmanın olup olmadığı soruşturulmalı ve kimse zan altında bırakılmadan hukuk çerçevesinde, somut delile dayalı olarak suçlama yapılmalı ve davalar açılmalı idi.
Yaklaşık iki yıl önce kaleme aldığım “Naif Bir Liberalin Vicdanı” başlıklı yazımda ben bu son pozisyonu savundum. Liberal demokrat bir duruşun böyle olması gerektiğini ileri sürdüm. Bu fikri savunurken temel argümanım da ilk yolun tutulması halinde yargı erkinin, yürütmenin kontrolü altına gireceği ve bunun da liberal demokrasinin olmazsa olmazı “kuvvetler ayrılığı prensibinin” sonu anlamına geleceği idi. Kuvvetler ayrılığı prensibinin ortadan kalkması, sadece yönetilenlerin değil yönetenlerin de hukuk önünde hesap vermesi anlamına gelen “hukukun üstünlüğü” ilkesinin de sonu olacaktı.

Tabii, bu argümanlar, bir demokraside hesap vermeyi sadece dikey düzlemde hükümetlerin sandıkta halka hesap vermesinden ibaret olduğunu sanan veya böyle olduğuna kendini inandırmak isteyenler için rahatsız edici boş laflardan ibaretti. Onlar için hükümetlerin yatay eksende yargı ve yasamanın da denetimine tabi olması söz konusu olamazdı. Onlara göre, hükümetler bir kez sandıkta seçildikten sonra, bir sonraki seçime kadar iktidarlarını her ne şekilde kullanırlarsa kullansınlar meşruiyetlerini kaybetmezlerdi. Hükümetin meşruiyetini koruyup korumadığına karar verecek olan “milli irade” idi ve o da sandıkta tecelli etmekteydi. Oysa böyle bir demokrasi olsa olsa “çoğunlukçu”, “delegeci” veya Fareed Zakaria’nın deyişiyle “illiberal demokrasi” olabilir.

Bilindiği gibi, bu iki farklı tepkinin ilki hükümete yakın gazete ve medya organlarında öne çıkartıldı. Esasen bu fikir seslendirilmese de Hükümet bu yolu tutacak idi ancak görünen o ki, bu çevreler Hükümet’in bu illiberal tutumunu meşrulaştırmaya hizmet ettiler. Son tahlilde çoğunlukçu demokrasilerde bile iktidarlar halkın 4 veya 5 yılda bir de olsa onayını almak durumundadırlar. “Ben yaptım oldu” zihniyeti ancak sandığın hiç olmadığı veya göstermelik olduğu otoriter veya totaliter rejimlerde söz konusu olabilir. Çoğunlukçu bile olsa demokrasilerde iktidarlar halkın rızasını almak için politikalarını meşrulaştırma ihtiyacındadırlar. İlliberal demokrasilerde geleneksel medya ve sosyal medya iktidar için bu amaca hizmet eden araçlar konumundadır.

Hükümet, bu birinci yolu tuttuktan sonra, ilk olarak, adli kolluk yönetmeliğini değiştirdi. Böylece savcılar yürüttükleri soruşturmalarla ilgili olarak doğrudan polise delil toplama ve yakalama emri veremeyecekti. Hükümet, savcının isteğini yerine getirmeden önce polisin idari amirlerinden, yani, hükümetten izin alması şartı getirdi. İkinci olarak, yakalama, gözaltına alma için gereken “makul şüphe” koşulu, “somut delile dayalı kuvvetli şüphe”ye çevrildi ve tehlike atlatılıp sıra Gülen Cemaati’ne hesap sormaya gelince yeniden “makul şüphe” kriterine dönüldü. Yeni HSYK yasası çıkartılıp, HSYK’da Adalet Bakanı’nın gücü pekiştirildi. Aynı zamanda yeni yasayla birlikte, HSYK’nın seçilmiş üyeleri dışındaki tüm personeli görevlerinden azledildi. Her ne kadar Anayasa Mahkemesi, bu yasanın yargıyı yürütmenin kontrolü altına sokabilecek yönlerini iptal ettiyse de Mahkeme’nin kararları geri yürümediği için görevinden azledilenlerin sadece üçte ikisi görevlerine iade edildi. Yasanın çıkmasının ardından yenilenen HSYK seçimlerinde Hükümet’in desteklediği “Yargıda Birlik Platformu” seçimleri kazandı. Böylece yargıyı yürütmeyle uyumlu hale getirme yolunda çok önemli bir mevzi kazanıldı. Bunlara ilave olarak, proje mahkemeler olarak, Sulh Ceza Hâkimlikleri kuruldu. Yargıtay ve Danıştay’dan oluşan yüksek yargıya yeni daireler eklenerek buralara yürütmeyle uyumlu üyeler atanması sağlandı. MİT yasası değiştirilerek, özel hayatın mahremiyeti zayıflatıldı; MİT’in hesap vermek zorunda olmaksızın yapabileceği operasyon kabiliyeti arttırıldı. MİT’e ait bilgi ve belgeleri sızdıranların alacağı hapis cezaları arttırıldı. İç Güvenlik Yasası ile Polisin toplumsal olaylarda güç kullanımının önündeki engeller azaltıldı.

Şimdi, yukarıda özetle ortaya koyduğum tablo, bize yürütmenin yargıyı etkin bir şekilde kontrolü altına aldığını ve böylece birey haklarının temel güvencelerinden biri olan “kuvvetler ayrılığı” prensibinin çok büyük oranda erozyona uğratıldığını göstermektedir. Bu aynı zamanda muktedirlerden hesap sorulabilmesi anlamına gelen “hukukun üstünlüğü” ilkesinin de feda edildiğini göstermektedir. Nitekim bugün, Türkiye’de iktidardan şu veya bu konuda yargı yoluyla hesap sorulabileceğini beklemek safdillik olsa gerektir. Gelinen noktada ne Gülen Cemaati’ne bağlı kişilerin üzerlerine atılan suçlamalarla ilgili olarak adil bir şekilde yargılanabilmesi ne de Hükümet çevrelerinin yolsuzluk ithamlarından kamuoyu vicdanında aklanabilmesi mümkündür.

Kimi yorumcular bize bu durumun geçici bir olağanüstü durum olduğunu, “Paralel Tehdit” ortadan kalkınca durumun normale döneceğini söylemekteler. Bu bakış açısına göre, özgürlük ve mülkiyet hakları gibi bir liberal için dokunulmaz olan en temel haklara yönelik tecavüzleri sineye çekmeliyiz. Eğer, liberal geleneğin büyük düşünürlerinden Lord Acton’un dediği gibi, “iktidar yozlaşma, mutlak iktidar mutlaka yozlaşma eğiliminde” ise bizim bu iyimser yorumculara inanmamız için pek bir neden yoktur. Aksine, durumun özgürlükler açısından daha da kötüye gitme ihtimali her geçen gün artmaktadır.

Evet, tıpkı, iki yıl önceki yazımda söylediğim gibi topluma ölüm gösterilip sıtmaya razı olması sağlanmıştır. Eğer 17 -25 Aralık’ta başarılı olsaydı, Gülen Cemaati’nin bir “korku imparatorluğu” kuracağı ve sandıkta hesap veren bir yapı olmadığı için de kendisiyle mücadele etmenin imkânsız olduğu ileri sürüldü. Gün geçtikçe bu iddianın abartılı olduğu daha net görülmekle birlikte, bu çevreler iddialarında haklı olsalar bile seçimini meşrulaştırdıkları birinci yol bizi kaçınmak istedikleri durumdan çok da farklı olmayan bir sonuca ulaştırdı. Hukuk güvenliğinin olmadığı, yarınlarından endişe ettiği, hukuk devleti, basın özgürlüğü, ekonomik özgürlük endekslerinde dibe çakıldığımız “illiberal” bir demokrasi.

Bugün itibarıyla ülkemizin liberal demokrasi karnesinde yaklaşık son üç yıldır geriye gittiği çok açıktır. Mesele bundan sonra daha otoriter bir yöne mi yoksa daha özgürlükçü bir yöne mi gideceğimiz meselesidir. Bu çerçevede, ülkemizin daha özgür bir yer olmasını dileyen bireyler olarak gerek Hükümet’e gerekse de muhalefete ilkeli bir şekilde uyarı ve önerilerimizi sunmaya devam etmeliyiz.
Hepinize mutlu ve daha özgür bir 2016 yılı diliyorum