“Referandum olursa Davutoğlu’nun tabanı intikam alır”

cropped_content_nesrin-nas-akpnin-zaafi-parti-olamadan-iktidar-olmak_q1Y2B0NWrdP00aG

Anavatan Partisi’nin eski lideri ve Ankara Review yazarı Nesrin Nas, Davutoğlu’nun yurt dışında kurmaya başladığı temaslar ve yurt içinde almaya başladığı kurumsal desteklerle bir potansiyel alternatif olarak görülmeye başlandığı, bu nedenle gönderildiğini düşünüyor. Nesrin Nas, Nokta Dergisi’nden Fatih Vural’a konuştu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu arasındaki çekişme iddialarını içeren Pelikan Dosyası’nın yayınlanması ve hemen ardından Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlıktan ayrılmaya zorlanmasını nasıl yorumladınız?

Bugün geldiğimiz yere, Pelikan Dosyası’nın açılmasıyla varılmadı. İşaretleri çok önceden veriliyordu. Birincisi, Davutoğlu’nun yüzde 49 alan bir başbakan olarak önemli reform paketlerini gündeme getirmesi, şeffaflığa önem verip yolsuzlukların önlenmesine dair vurgular yapması, zannediyorum ki “Kendine fazla güvenip kontrolden mi çıkacak?” sorularını beraberinde getirdi. İkincisi de Davutoğlu, başkanlık sistemi ve anayasa değişikliği konusunda işi ağırdan alıyor görüntüsü verdi. Üçüncüsü de Davutoğlu’nun elini güçlendirecek hamleleri yapması; AB ile müzakere faslının açılması, vize konusundaki görüşmeleri, Obama’dan randevu alması; Erdoğan’ın çevresinde, “Davutoğlu bizden ayrı hareket ediyor, bize karşı bir seçenek olarak ortaya çıkıyor. Türkiye’nin kaostan çıkmasını isteyen kesimler de onun etrafında birleşebilir. Bu tehlikenin bir an önce bertaraf edilmesi gerekir” düşüncesini güçlendirdi sanırım.

Yani Davutoğlu, potansiyel bir alternatif olarak okundu…

Evet. Hem dışarıdan, hem de içeriden kurumsal desteklerin artması, potansiyel tehlike olarak görünmesini sağladı: “O olursa başkanlık da suya düşer!” Bir başka neden de ne kadar çabalarsa çabalasınlar, başkanlığa kamuoyu desteğinin istedikleri kadar yükselmemesi. Bunun nedeni olarak da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın isteklerini hemen yerine getirmeyen, sürüncemede bırakan, kendisine ayrı bir gündem oluşturmaya çalışan Davutoğlu’nun ve çevresinin etkili olduğunu düşünüyorlar. Davutoğlu’nun, Erdoğan’la istişare etmeden Hakan Fidan’ı aday göstermesi, Ali Babacan meselesi, partiden ayrılan ağır topların ve etrafındakilerin beklentisi de Davutoğlu’nun iktidarda avantajını kullanmasına daha fazla izin verilmemesi eğilimini oluşturdu.

Bülent Arınç’ın bu konuda ilginç bir çıkışı vardı. “Bunların toplumda bir karşılığı yok. Bir araya gelseler ne olacak? Parti kursalar ne olacaklar?’ demeye kalkarlarsa başka türlü bir tepki verebiliriz” diyerek, bir gözdağı vermişti. Bu gözdağına rağmen Davutoğlu da dahil olmak üzere, Erdoğan’ın kendilerini dışarıda bırakan siyasetine neden bir karşılık veremediler?

Türk siyasetinin çok temel özelliğidir; dosyalar, karşılıklı enformasyonlar, Pelikan Dosyası’nda olduğu gibi “akıncılarla” çarpışmalar. Bizde kapalı kapılar ardında, “Kol kırılır, yen içinde kalır” anlayışla gider bu restleşmeler. Hep bir “dava”dan bahsediliyor: “Bu bizim yüzyıllık davamız!” Davalarına zarar verme kaygıları ağır basıyor. Aksi taktirde, “Siz bizim davamıza zarar verdiniz. Ümmetin –milletin değil- önünü açacak adımların tam da sonuna yaklaşmıştık” gibilerinden bir tepki görme çekincesi, onların çıkışını engelliyor.

Bu teze göre, Erbakan’ın karşısına Abdullah Gül’le çıkıp, ona bayrak açmak da “ümmetin önünü kapatan” bir eylem değil miydi? Nitekim Milli Görüş de bu tezi işledi…

Orada, 28 Şubat’ta Erbakan’ın, ümmetin davasını sahiplenmede çok çekincen davrandığı görüşünü işlediler. Tabanlarına da böyle anlattılar: “Erbakan korkak davrandı. Sistemle uyumlu olmaya çalıştı.” İdeologları da Necip Fazıl. Onun İdeolocya Örgüsü’nü, seçilmiş konseyin nasıl seçildiğini, kime hesap verdiğini okuduğunuz zaman model birebir oturuyor!

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı sürecinde aldığı yüzde 52’lik oy oranı, bu davanın destekçilerinin niceliksel yanını bize verir mi?

Bunu söyleyemem. Sistemin ve bu toplumun alışık olduğu, kurumlar arası koordinasyonu sağlayan bir cumhurbaşkanı modeli var. Birçok AKP’linin o dönemde “Gerginlik çok arttı. Erdoğan, cumhurbaşkanı olursa Türkiye belki rahatlar” dediğini bizzat biliyorum. Bizde “Taç giyen baş akıllanır” diye bir inanç vardır. Bu bakış, çok egemen. Darbeci Evren dahil, cumhurbaşkanları bugüne kadar sistemin temel kurumlarıyla çatışmaya pek girmediler. Türk toplumu böyle bir cumhurbaşkanlığı modeline alışık. Hatırlarsanız, Özal’ın cumhurbaşkanlığı döneminde kendi düşüncelerini dayatma girişimleri toplumda pek de hoş karşılanmadı.

Özellikle de başkanlık sistemini gündeme getirdiğinde…

Evet. Ayrıca cumhurbaşkanlığı koltuğunda bir başbakan gibi davranmaya kalktığında, kendi gündemini dayattığında toplum, Özal’ı pek de hoş karşılamadı. O da bunun farkına vardığı için ayrı bir siyasi parti kurup başına geçmek istedi; ama ömrü vefa etmedi.

Öyleyse farklı bir cumhurbaşkanı modeli olan Erdoğan’ı, buna rağmen seven toplum mu değişti? Özal’a verilen taraflılık tepkisi, Erdoğan’a neden verilmiyor?

Toplum tabii ki değişti. Bir defa, bütün dünyayı sallayan bir gündem var: terör. Sadece burada esmiyor, bu rüzgar. ABD’de de Trump’ı sürükleyip götürüyor. Polonya’nın, Macaristan’ın, Çek Cumhuriyeti’nin haline bakın. Daha milliyetçi ve içe kapanmacı, otoriter figürlere doğru bir kayış var. Yarına dair kendi hayatlarıyla ilgili kaygı duyan insanlar, en güçlü gördükleri figürlere tutunmaya çalışıyor. Almanya’da da böyle oldu. 27 Şubat 1933’te Reischtag Yangını çıktı. 5 Mart 1933 Seçimleri’nde Hitler, yüzde 44 oy aldı, parlamentoda çoğunluğu ele geçirdi. Sonra da 81 komünist milletvekilini tutuklattı. Alman toplumunun gıkı çıkmadı! Çünkü güçlü bir figür istiyordu. “İç düşman” tehdidi, herkesi korkutmuştu.

Bugün aynı şekilde Türk toplumu da HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına, tutuklanmasına da tepki vermeyecek mi? Hatta bunu mu istiyor?

Tabii, tabii. HDP’yi şeytanlaştırma, terörle eş tutma, PKK’dan daha tehlikeli diye sunma planı, maalesef toplumun önemli bir kesiminde kabul gördü! Entelektüel diyebileceğimiz insanlar bile HDP’ye, “Türkiyelileşme idealine zarar verdin” diyorlar. Oysa HDP, “Türkiye partisi olacağım” derken, “Türk partisi olacağım” demedi. Bir Kürt partisi olarak hukuk devletini gözetip barış için çabalama iddiasındaydı. Bu mesajı Türkler de destekledi.

Güneydoğu’dan Anadolu’nun her yerine, her gün cenazeler dağılıyor. Bu korkunç bir travmadır. Toplum da bu travmadan güçlü bir liderlikle çıkabileceğini düşünüyor: “Bütün yetkiyi Erdoğan’a vereceğiz. O da masaya yumruğunu vuracak!” Bu toplum, baba figürünü seven, ataerkil bir toplum. Evde, okulda fikrî tartışmalara alışmamış. “Küçüksün konuşma! Söz gümüşse sükut altındır” diyen bir toplum. İtaate alışmış. Daha önce tek başına çoğunluk, güçlü bir Türkiye ve istikrar olarak lanse edildi. Şimdi tek başına çoğunluk da yetmiyor. Tek adam gerekiyor! Toplum bunu alacak mı? Burada ciddi soru işaretlerim var. Özellikle de Davutoğlu olayı sonrasında…

Eski bir siyasetçi olarak sizde nasıl bir Ahmet Davutoğlu imgesi var?

Ben Davutoğlu’nu İttihatçılar’a benzetiyorum. İttihatçılar nasıl kendi hayallerinin peşinde Osmanlı’yı büyük bir felakete sürükledilerse Davutoğlu’nun da aynı hayallerle Türkiye’yi, Ortadoğu’nun, Suriye’nin batağına soktuğunu düşünüyorum. O nedenle de Davutoğlu’nu Erdoğan’ın karşısına bir alternatif olarak koyanlara hep hayretle bakarım. Bu hata ortaktır. Bir diğerinin alternatifi olamaz. Yine de Davutoğlu, AK Parti tabanında hocadır, profesördür, yol göstericidir. Bu şekilde gönderilmesinin bedeli ağır olacaktır.

Ne gibi?

Referandum söz konusu olduğunda o taban intikamını alır! Seçim ayrı bir şey. AK Partili, seçimde CHP’ye, MHP’ye, HDP’ye vermez. Çaresizlik içinde AK Parti’ye verir. Ama referandumda iki seçenek var: Evet ya da Hayır. Referandumda bu gönderilişin intikamını alırlar. O açıdan Davutoğlu’nun gönderilişini, bayağı önemli problemlerle yüz yüze kalacakları bir dönemin başlangıcı olarak düşünüyorum. Toplumda başkanlık tartışmasını devam ettireceklerdir; ama Erdoğan artık fiili başkan olmuştur. Bundan sonra attığı her adımın hukuki olarak tahkim edilmesine ihtiyacı var. Çünkü şu anda attığı tüm adımlar anayasaya aykırı!

Bu aykırı adımlarını anayasal güvence altına alabilir mi?

Bu saatten sonra zorlaştı. Başkanlık önerisiyle gelen bir anayasanın kabulü şimdi çok daha zor.

HDP’lilerin komisyonda yer almayacağını belirtmelerinin ardından, onlara yapılan saldırıları da düşünerek, Kürtleri dışarıda bırakacak bir anayasanın toplumsal konteksti çok sınırlı olmaz mı?

Her şeyden önce anayasaların, örgütlü toplumun önünde çok açık tartışılması lazım. Tartışılabilmesi için de ifade özgürlüğünün, akademik özgürlüğün, medya özgürlüğünün olması lazım. Şu anda biz hiçbir şeyi tartışamıyoruz. Anayasa üzerine yapacağımız her tür tartışma, “terör suçu” kapsamına sokulabilir. “Aşırı merkezi bir devlette başkanlık sistemi olmaz. Olsa olsa otoriterlikten ve totaliterlikten diktatörlüğe evrilir böyle bir sistem” dediğiniz anda ya HDP’li ve PKK destekçisi ilan ediliyorsunuz ya da cumhurbaşkanına hakaret etmiş sayılıyorsunuz. Böyle bir ortamda tartışamayacağınız anayasa ne kadar geçerli olabilir? Başkanlık diyoruz, değil mi? Nüfusu 90 milyona varıp da merkezi yapıda başkanlık sistemi olan hiçbir ülke yok!