Siyasi Hoşgörü ve Sekülerizm İlişkisi

politika
Son yazımda bireysel huzurun İslam’da olabileceği ama toplumsal huzurun sekülerizmde olduğunu ifade etmiştim. Bu yazıma bir okuyucum yaptığı yorumda, toplumsal huzurun/barışın sekülerizmden ziyade “hoşgörü”den geçtiğini ifade etti. Öncelikle bu yorum için kendisine teşekkür ediyorum. Çok yerinde bir tespitte bulunuyor. Kendisine çok büyük oranda katılıyorum. Gerçekten de sosyal ve siyasal hoşgörü, farklılıkların barış içinde bir arada yaşaması için çok önemli bir değer. Kendisinden farklı düşündüğüm husus ise sekülerizm ve hoşgörünün birbirini dışlamadığı, hatta siyasi hoşgörünün sekülerizmi zorunlu kıldığı hususudur. Açıklayayım.
Öncelikle hoşgörü, hoşlanmadığımız, ahlaken onaylamadığımız, bizi rahatsız eden bir inanç, tutum ve davranışı, onu engelleme, bastırma gücüne sahip olmamıza rağmen, vicdan özgürlüğü, bireysel özerklik veya insanlık onuru gibi başka bir ilkeye atfettiğimiz daha üstün değerden ötürü engellemek, bastırmaktan kendimizi alıkoymamızdır.
Hoşgörü prensibi ilk olarak 16. Yüzyıl civarında Avrupa’da din savaşlarının çok yüksek insani ve maddi kayıplara yol açtığı bir ortamda geliştirilmişti. Buna göre hoşgörü savunucuları, tebaası içinde kendi dininden olmayanlara hükümdarın hoşgörüsüzlük göstermesinin açtığı yüksek maliyete dikkat çekmekteydi. Hükümdarlar, kendi dinlerini tüm bireylere empoze etme hakkını kendilerinde bulmakla birlikte bunun yüksek maliyetinden dolayı, hoşgörü gösterme yolunu tercih ediyorlardı. Pek tabii ki, bu belli bir keyfiliği de içermekteydi. Devletin farklılıklar karşısında ilkesel temelde tarafsız olması söz konusu değildi. Maliyetlerin çok yüksek olmayacağını düşünmesi halinde hükümdar pekâlâ kendi dinini dayatabilirdi.
İlerleyen yüzyıllarda hoşgörü, keyfilik içeren bu temellendirmeden öte insan hakları ve özgürlükleri temelinde savunulmaya başlanmıştır. Bugün bireylerin çoğunluktan ayrılan dini inanışları; yaşam tarzları; cinsel tercihleri iktidarın keyfi temelde onlara müdahale etmemesi sayesinde değil fakat din ve vicdan hürriyeti gibi, kişi dokunulmazlığı gibi temel haklar temelinde özgürlük alanı bulmaktadır. Biz bugün bireylerin düşünsel, ırksal ve cinsel yönelim farklılıklarından dolayı siyasi iktidarın baskısı ve ayrımcılığına tabi olmadığı toplumlarda siyasi hoşgörünün var olduğunu söylüyoruz.
İşte bu noktada, siyasi hoşgörü ile sekülerizmin ilişkisi ortaya çıkıyor. Geçen haftaki yazımda belirttiğim gibi burada ben sekülerizm ile bireysel seküler yaşam tarzını, yani din temelinde şekillenmeyen iyi yaşam anlayışını değil devletin, siyasal alanın seküler temelde örgütlenmesini kastediyorum. Devletin, siyasal alanın seküler temelde örgütlenmesi demek onun tüm dini inanışlar, iyi hayat anlayışları karşısında tarafsız olması, bireylerin inanma ve inanmama özgürlüklerini garanti altına alması demektir. Esas itibarıyla, siyasi hoşgörünün üstünde temellendirildiği din ve vicdan hürriyeti, düşünce ve ifade hürriyeti gibi hak ve özgürlükler de siyasal alanın sekülerizm temelinde örgütlenmesini zorunlu kılmaktadır. Bu çerçevede, siyasal alanın sekülerizm temelinde örgütlenmesi siyasi hoşgörünün zorunlu bir önkoşulu olarak ortaya çıkmaktadır.
Öte yandan, hoşgörünün bir de sosyal hoşgörü adını verebileceğimiz türünden bahsedebiliriz. Burada, siyasi iktidarın hoşgörüsünden değil, bireylerin toplumsal hayatta birbirlerine yönelik gösterdiği hoşgörüden bahsetmekteyiz. Pek tabii ki, bir birey yasalarla tanınmış hak ve özgürlüklere rağmen düşüncesini, davranışını, inancını, yaşam biçimini beğenmediği bir bireye baskı ve şiddet uygulayamaz. Uygularsa, açık bir şekilde hoşgörüsüzlük göstermiş olur ve cezai müeyyide ile karşılaşır. Ancak, bireyler temel haklar elden alınmadan da hoşgörüsüzlüğe maruz bırakılabilir. Sosyal dışlama, kınama ve ayıplama gibi yollarla da bireylerin hayatları oldukça zorlaştırılabilir. İşte bu noktada, bireylere kendilerinden düşünce, davranış ve inanç gibi yönlerle farklılaşan bireylere karşı anlayışlı olma, onlara hoşgörülü davranma telkininde bulunuruz. Kendisinden başkasını hoşgörmesi istenen kişinin mutlaka seküler bir hayat tarzına sahip olması gerekmez. Dindar bir kişi, ateist bir kişiyi din ve vicdan özgürlüğüne veya insanlık onuruna duyduğu saygı temelinde hoşgörebilir, onunla ilişkilerini medeni bir temelde sürdürebilir. Aynı şey ateist bir kişinin dindar bir kişiye yönelik tavrı için de geçerlidir.