Sivil toplum egolarından arınacak mı?

salihlevenyazı

Salih Levent Uğurlu

Kavramlar üzerinde boğuşmanın mantığı yok. Zaten günümüz entelektüellerinin, meseleleri salt kavramlar üzerinden okuma çabaları bitirdi bizi.

Efendim, çözmemiz gereken “yığınla demokratik problem var” diye söze başlıyorsunuz, birden bire karşınızda, Demokrasinin iyi bir sistem olmadığından bahseden, “ben demokrasiye inanmıyorum” gibi çıkışlarla sözünüzü kesen entelektüeller beliriveriyor. Arkadaşlar çok teori okumuş, belli ama “bizim suçumuz ne memleket meselelerine dair iki kelam edemeyecek miyiz senin muazzam bilgi birikimin yüzünden?” demeden kendinizi alamıyorsunuz.
Faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması için bir platformda bildiri yazacakken, “hayır faili meçhul değil, faili belli”, öyle miydi değil miydi, onu mu yazacaksın, bunu mu yazacaksın diye tartışarak o masadan iki kelime yazamadan kalkan insanlar gördü bu gözler.

Çok uzağa gitmeye de gerek yok. En son tartışılan akademisyenler bildirisini ele alalım. Bildirideki ifadelere katılmadığı için bildiriye imza atmadan, yine kavram ve ifade tartışmalarından dolayı masadan kalkan birçok akademisyen oldu. Buna büyük saygı duymak gerek, bu noktada sorun yok zaten. Bitmiyor, devam ediyoruz. Bu sefer akademisyenler hedef tahtasına konulunca, imza atmayıp da imza atanların ifade özgürlüğüne destek olmak için hazırlanacak olan bildiride yine ortak noktada buluşamayıp kavga ederek masadan kalkanlar oluyor, ikinci bir ayrışma geliyor. Öte yandan iş öyle bir noktaya gelmiş ki, bildiriye imza atmayıp imza atanların ifade özgürlüğünü savunduğu için kamuoyunda belki de imza atanlardan daha fazla hedef tahtasına oturtulan birçok akademisyen de oldu. Dolayısıyla imza atmışsın, atmamışsın zaten pek fark olmuyor. Aynı cadı kazanında kaynatılıyorsunuz. Karmakarışık bir durum… Kim neyi savunuyor, ne demek istiyor belli değil. Durum daha nasıl özetlenebilir bilmiyorum.

Ancak gel gelelim memleketin içinde olduğu durum değişmiyor. İçeride olan gazetecilerin hakkını savunamıyorsunuz, Suruç’tan Ankara’ya birçok soru işaretleri barındıran bombalı eylemler gerçekleşiyor, insanlar ölüyor, “nerede bu devlet birimleri?” diye hesap soramıyorsunuz.

Zaten bir şeyleri sorgulamaya başladığınızda sizi hainlikle suçlayan statükocu zihniyet her dönem hazır bir şekilde pusuda yatmış beklerken ve sizi acımasızca yıpratırken, bu kötü gidişatı değiştirmesi gereken aydınlar asıl ilgilenmesi gereken problemlerle ilgilenmiyor; üstüne bir de birbirlerini yıpratıyorlar.

Şu örneği vermeden geçemeyeceğim: Herkesi yakından ilgilendiren bir başkanlık sistemi tartışılıyor. “En gelişmiş ülkeler başkanlık sistemiyle yönetiliyor” şeklinde siyasi beyanatlar veriliyor. Bu düşünce kamuoyuna kolaylıkla yerleşiyor. Bir aydın çıkıp da “Başkanlık sistemi üçüncü dünya ülkelerinde var. Gelişmiş ülke olarak sadece ABD ve Güney Kore başkanlık sistemini kullanıyor” demiyor, diyemiyor. Dese de dikkat çekmiyor. Eleştirim, hükümet yanlısı aydınlar için de geçerli, hükümet karşısında olan aydınlar için de geçerli. Madem memleketin iyiliğini düşünüyorsunuz, neden görüş belirtmiyorsunuz? Doğruları söylemiyorsunuz? Yoklar! Aydın, entelektüel denilen insanlar ülkeden kaçmış mı, kafalarını kuma mı gömmüş belli değil. Ama bunun asıl nedeni aydın insanların statüko tarafından yıpratılması, sindirilmesinden çok birbirilerine köstek olmaları.

Bu noktada sivil toplumun aktif bir şekilde kullanılması gerekiyor. Şimdi sivil toplum deyince, farklı gerekçelerle tavır alanlar da olabilir. Yine kavramlar üzerinden tartışma gafletine düşmeden şunu belirtmek isterim ki, sivil toplum çok masum bir alan değildir. Ancak ‘biraz’ otoriteden sıyrılabilen sivil toplumu hemen yerden yere vurmak, kanaat önderlerini hainlikle eşdeğer tutmak, hatta onlara ‘Soros’un çocukları’ gibi etiketler yapıştırmak bize bir şey kazandırmaz. Buradaki ‘biraz’ sözcüğü önemli; zira sivil toplumun otoriteden tamamen özerk olması günümüz egemen sisteminde pek mümkün görünmüyor. Ancak sivil toplumu tamamen egoizm alanı olarak görmek de problemleri çözmüyor.

Her neyse… Tersini düşünen elbette olabilir.

Bakınız geldiğimiz noktada ülkede kan gövdeyi götürüyor. Bir şeyler yapmak gerekiyor. Türkiye’nin başkentinde dört ayda iki büyük bombalı terör eylemi gerçekleştiriliyor ve statüko ‘Önce teröristleri kına’ diyerek ‘Ne oluyor?’ diye sorgulamaya bile fırsat vermiyor. Biraz sorguladın mı terörist, hain etiketini sırtınıza basıyor, gönderiyor sizi. Geçmiş olsun! Nasıl düzelecek bu işler? Bugün o ‘beğenmediğimiz’ Taraf Gazetesi’ni bile arar hale geldik. İnsanların ölmesinde ihmali olan askeri ve sivil bürokrasiye “hesap ver” manşetini kaç gazete atabiliyor, attığında ses getirebiliyor? Çok az. Programlanmışız kınıyoruz, lanetliyoruz ama hiçbir şey değişmiyor. Olan bu ülkenin evlatlarına, geleceğimize oluyor.