‘Gidemeyenlerin Ülkesi’nden Önceki Son Çıkış: 7 Haziran Seçimleri

seçim

90’lı yılların Türkiye’sini anlatmak için Gülay Göktürk’ün kullandığı çarpıcı bir ifade vardı: “Gidemeyenlerin Ülkesi”.

Kendi vatanında inancından, düşüncesinden, etnik kökeninden dolayı ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören, kamu kurumlarına girişte negatif ayrımcılığa uğrayan, üniversiteye başörtüsünden dolayı alınmayan, eşi başörtülü olduğu için ordudan, işleri baltalanan, ticari şöhretleri iktidar tarafından karalananların ülkesi…

Kendi vatanlarında parya yerine konulan bu insanlar için rasyonel olan ülkesini terk edip başka diyarlara göçmekti. Ancak kimisi, çektiği tüm acılara, katlandığı baskılara rağmen sevdiklerinden, sevdalısı olduğu bu topraklardan kopamadığı için gitmedi; kimisi de maddi imkânsızlıklar, kendisini kabul eden başka bir ülke olmaması nedeniyle gidemedi.

Geleceğe dair umudun en zayıf olduğu böyle bir dönemde Türkiye seçmenleri yeni bir umut olarak gördükleri Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’ni Kasım 2002’de iktidara taşıdı. AKP ilk döneminde (çıraklık dönemi), daha çok 2001 yılında yaşanan ekonomik kriz sonrası ortaya çıkan ekonomik tahribatı tamir ve Avrupa Birliği’ne üyelik doğrultusunda kendisinden önce başlatılan reformlara devam etmekle meşgul oldu. Ekonomi sahasındaki başarılar AKP iktidarının toplumsal tabanını pekiştirirken, AB’ye yönelik reformlar AKP’nin hem Batı dünyasındaki meşruiyetini pekiştirdi hem de resmi ideolojinin bekçisi konumundaki askeri ve sivil bürokratik vesayeti zayıflattı.

AKP iktidardaki başarılı ilk döneminin meyvelerini 2007 seçimlerinde topladı. Oylarını arttırarak yeniden iktidar oldu. Bu ikinci dönemde (kalfalık dönemi), yukarıda ifade edilen sorunlarda esaslı bir çözüm bulunamadı, çünkü vesayet rejimi zayıflamasına rağmen asıl gücü elinde tutmaktaydı. Nitekim vesayet rejimi, Abdullah Gül’ün 2007 yılında anayasaya uygun şekilde Meclis’te Cumhurbaşkanı seçilmesini tanımadı ve 2008 yılında AKP’ye kapatma davası açtı. Bir yandan da ülkede siyasi cinayetler (Danıştay baskını, Rahip Santoro, Hrant Dink ve Zirve Yayınevi cinayetleri) işlenmekteydi. Böyle bir ortamda Darbe Davaları olarak bilinen “Ergenekon” ve “Balyoz” davaları görülmeye başladı. Bu davalarla birlikte AKP’ye yönelik varoluşsal tehdidin askeri boyutu kontrol altına alındı. 2010 yılında gerçekleştirilen referandumla da özellikle HSYK ve askeri yargı ile ilgili olarak yapılan reformlar sayesinde vesayet rejiminin yargıdaki ayağı kontrol altına alındı. Bu koşullar altında gerçekleşen 2011 seçimlerinde AKP %50’lik bir oyla üçüncü kez iktidara geldi (ustalık dönemi).

Artık, bu ülkeyi geçmişte “gidemeyenlerin ülkesi” haline getiren vesayet rejimi çok büyük oranda tasfiye edilmiş ve tüm mağduriyetleri ortadan kaldırmanın fırsatı doğmuş bulunmaktaydı. Vatandaşların beklentisi bir “sivil anayasa”nın yapılması ve Türkiye’nin tüm vatandaşların birinci sınıf vatandaş olduğu “özgür ve müreffeh bir ülke” haline dönmesiydi. Türkiye kendisinden gitmek istenilen değil “kendisine gelinmek istenilen bir ülke” olabilirdi. Ancak, bu arzu ne üzücüdür ki, gerçek olmadı.

2011 yılında sivil bir anayasa yapma ve Türkiye vatandaşlarının mağduriyetlerini ortadan kaldırma vaadiyle seçmenden destek talep eden AKP, bu vaatlerinin çok önemli bir kısmını yerine getirmedi. Kimlikleri nedeniyle mağdur olan Sünni dindar, Alevi, Kürt, Ermeni, Hristiyan, Yahudi, eşcinsel gruplardan sadece Sünni dindar vatandaşlarımızın mağduriyetleri giderildi. Kamuda başörtüsü sorunu, imam ve hatip liselerinin orta bölümü, meslek liselerinin (çok büyük oranda imam ve hatip liselerinin) katsayı sorunu, ordudan atılanların hukuki yola başvuramama engelleri ortadan kaldırıldı. Bunlar çok önemli kazanımlardı. Ancak, diğer mağduriyetlerin giderilmesi yönünde çok kısıtlı mesafe kat edildi.

Özellikle 2012 yılından itibaren AKP, reform alanında adeta frene bastı ve “top çevirmeye” başladı. Hatta kimi alanlarda geriye doğru bir gidiş gözlenmeye başlandı. Kürtaj tartışmaları, kızlı-erkekli ev meselesi, alkol sınırlamaları sırasında kullanılan argümanlar, dindar nesiller yetiştirme söylemi toplumun seküler kesimleri ile muhafazakâr kesimleri arasındaki fay hattını derinleştirdi. Eskiden ayrıcalıklı bir pozisyonda bulunan seküler, şehirli kesimler yaşam tarzlarına yönelik söylem ve eylemler neticesinde mağdurlar kervanına katıldı.

2013 yazında patlayan Gezi Protestolarına böyle gelindi. Bir kısmı iflah olmaz AKP karşıtı ama önemli bir kısmı da reformist döneminde AKP’nin yanında durmuş veya en azından meşruiyetini sorgulamamış pek çok insan 2012’den sonra yaşananların etkisiyle “aklını başına al!” demek için meydanlara çıktı. Buna Hükümet’in verdiği tepki yangına körükle gitmek şeklinde oldu.

17-25 Aralık süreciyle birlikte hukuk devleti prensibi dibe vurdu. Hükümet, yolsuzluk soruşturmalarının Gülen Cemaati mensupları tarafından oluşturulan “paralel yapı” tarafından, kendisine bir hukuk darbesi yapmak amacı ile başlatıldığını ileri sürdü. Soruşturmaların içeriğinin değil, davaların amacının ne olduğunun önemli olduğunu ifade etti. Bu argümanı satın alanların da desteğiyle, Hükümet “paralel yapı ile mücadele” gerekçesi ile yargı erkini kontrol altına aldı. Bugün, doğal hâkim ilkesi, suçsuzluk karinesi, savcı ve hâkim teminatı gibi en temel hukuk ilkelerinin ayaklar altına alındığı, savcıların ve yargıçların “niyetleri” okunarak hapse atıldığı keyfi bir yönetim anlayışına vardık. Tüm dünyada böyle demokrasilere özgürlüksüz demokrasi; illiberal demokrasi, çoğunlukçu demokrasi, yarışmacı otoriteryenizm gibi isimler verilir. Böyle bir demokrasi dünyanın anayasal demokrasilerinin vatandaşlarının, basın-yayın organlarının, düşünce kuruluşlarının saygısını değil eleştirisini kazanır. Nitekim de öyle olmaktadır. Örneğin, Özgürlük Evi (Freedom House)’nin oluşturduğu, 1 değerinin en iyi 7 değerinin en kötü skor olduğu endekste Türkiye 2012 yılından itibaren 3 puandan 3,5 puana gerileyerek 2004 yılındaki konumuna geri dönmüştür.

Evet, bugün, ülkenin “yeniden gidemeyenlerin ülkesi” haline gelmek yönünde hızla ilerlediğini söylemek zorundayız. 7 Haziran seçimleri, bu açıdan çok önemli. AKP’nin oylarını arttırarak çıkacağı ve Türk tipi Başkanlık Sistemi’ni uygulamasına imkân sağlayacak bir seçim sonucu, Prof. Ergun Özbudun’un deyişiyle “yarışmacı otoriteryenizm”e yol açarak bu kötü gidişatı hızlandıracaktır.[1] Buna karşılık HDP’nin barajı aşması halinde AKP ya zayıf bir çoğunluk ile tek parti hükümeti kuracak ya da çoğunluğu sağlayamayarak koalisyon hükümeti kuracaktır. Son iki durumda, AKP Başkanlık Sistemi planlarını rafa kaldırmak durumunda kalacaktır. Bu süreç iktidar partisinin bir durum muhasebesi yapıp yeniden reformcu kimliğe bürünmesine yol açabilir. HDP’nin barajı aşması ona Türkiye partisi olabileceğini göstererek sistemin içinde kalma yolunda teşvik sağlayabilir. Ancak, Suat Kınıklıoğlu’nun Radikal’de yazdığı gibi, bu seçimin sonuçları hakkındaki iyi senaryolar bile ancak kötü gidişatı bir süreliğine yavaşlatıp durdurulabilir. Kötü gidişatın bu seçimde tersine döndürülmesini beklemek fazla iyimserlik olur.

[1] Ergun Özbudun, “Başkanlık Sistemi ve Türkiye”, Liberal Perspektif: Analiz, Sayı 1, Mayıs 2015, Özgürlük Araştırmaları Derneği Yayınları, Ankara.