Otoriteryenizme Kayan Türkiye

politika

Otoriteryenizme Kayan Türkiye

Arjantin asıllı siyaset bilimci Guillermo O’Donnell, bir liberal demokraside iktidarı kullananların dikey ve yatay olmak üzere iki biçimde hesap verdiğini söylemektedir. Dikey hesap verme, düzenli aralıklarla yapılan özgür ve adil seçimler eliyle gerçekleşir. İktidarı elinde bulunduran hükümet oy sandığında vatandaşlara hesap verir. Vatandaşlar performansından memnun olmadıkları hükümetin görevine seçim sandığı aracılığı ile kısmen veya tamamen son verirler. Kısmen son vermeleri halinde bir önceki dönemde tek başına iktidarda olan bir partiyi bir koalisyon kurmaya zorlayabilir. Tamamen son vermeleri halinde ise, iktidardaki partiyi muhalefet sıralarına yollayabilirler.

Yatay sorumluluk ise hükümetlerin (yürütme organının) yasama ve yargı gibi kendisi ile eşit düzeyde olan diğer erklerin veya düzenleyici ve denetleyici kurullar gibi bağımsız organların denetimine tabi olması anlamına gelir. Hükümetler, iki seçim arası dönemde yapıp ettiklerinin hesabını bu organlara verirler. Yasama organları araştırma komisyonları, yargı organları bağımsız mahkemeler, düzenleyici kurumlar da teftiş kurulları ile hükümetlerin eylemlerini denetler ve onların kamu çıkarına zarar veren eylemlerinin hesabını sorar.  Bu durum aynı zamanda yönetilenler kadar yönetenlerin de hukuk önünde hesap vermesi anlamına gelen “hukuk devleti” ilkesinin bir sonucudur.

Liberal demokrasilerde hükümetlerin eline verilen önemli gücü kamunun zararına olacak biçimde kullanmasının önlenmesi bu şekilde olurken, O’Donnell’ın “delegeci demokrasiler” dediği sistemlerde iktidar sahipleri kendilerine sadece halkın hesap sorabileceğini; bunun da sandıkta olacağını ilan ederler. Bu sistemlerde hükümetler tüm hesap vermeyi “dikey hesap verme”ye indirgerler. Onlara göre, kendilerine yatay düzlemde hesap soracak yasama ve yargı organları veya bağımsız denetleme kurumları “milletin iradesi”ne vurulmuş prangalardır. Seçimden zaferle çıkmış hükümet ve onun lideri milletin iradesini temsil etmektedir ve ona hesap sorma hakkı sadece halka aittir. Hükümetler bu tür popülist söylemlerle yasama ve yargı organlarının üzerinde hâkimiyet kurmaya yönelirler. Böylece bu sistemlerde “hukuk devleti”nin varlığından bahsetmek imkânsız hale gelir. Pek tabii ki, “delegeci demokrasiler” azınlıkların ve en temelde de birey haklarının sıklıkla çiğnendiği siyasal sistemlerdir.

Steven Levitsky ve Lucan Way gibi siyaset bilimciler, hukuk devleti prensibinin çiğnendiği yerlerde adil ve yarışmacı seçimlerin varlığından da bahsetmenin mümkün olmadığını düşünür. Onlara göre, böyle sistemlerde hükümetler, devlet imkânlarına ve finans kaynaklarına hükmetmeleri sayesinde özel medya kurumları üzerinde hâkimiyet kurmakta, maliye memurları eliyle muhalif şirketler üzerine gitmekte ve yargı kurumunu etkisizleştirmek üzere ellerindeki tüm araçları kullanmaktadır. Hal böyle iken bu siyasal sistemlerde sandık eliyle hükümetlerden hesap sormak mümkün değildir. Devlet kaynaklarına hükmeden hükümet, seçimlere adeta 5-0 önde girmektedir. Muhalefet partilerinin seçim kazanması imkânsız değilse de oldukça güçtür.  İşte, Levitsky ve Way, özgür ve adil seçimlerin olmadığı böyle sistemlerin aksak/defolu demokrasiler olarak bile adlandırılmasının doğru olmayacağını düşünerek, bu sistemleri “yarışmacı otoriteryenizm” olarak isimlendirmektedir.

Türkiye’nin saygın anayasa hukukçularından Prof. Dr. Ergun Özbudun 2014 ve 2015 yıllarında yayınladığı iki bilimsel makalede Türkiye’yi bu kavramsal çerçeveler ışığında değerlendirmiştir. Prof. Özbudun, 2014 yılında yayınlanan “Kavşaktaki AKP: Erdoğan’ın Çoğunlukçu Yönelişi” başlıklı makalesinde Türkiye’yi bir “delegeci demokrasi” olarak nitelerken, 2015 yılında yayınladığı “Türkiye’de Yargı Sistemi ve Yarışmacı Otoriterliğe Kayış” başlıklı makalesinde “yarışmacı otoriteryenizm” olarak nitelemiştir. Özbudun bu tespitlerini Türkiye’de 2012 sonrasında özellikle Gezi Süreci ve 17 Aralık yolsuzluk soruşturmaları sonrasında yaşananlar çerçevesinde yapmıştır.

Özbudun’un bu tespitlerine paralel bir bakış Journal of Democracy çevresinin önde gelen simalarından siyaset bilimci Larry Diamond’dan gelmiştir. 2015 yılında yayınlanan makalesinde Diamond, Türkiye’yi 2000-2014 yılları arasında çöken 25 demokrasiden birisi olarak zikretmiştir. Diamond bu tespiti yaparken, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının 2002-2011 arasındaki ilk iki döneminde Türkiye’de var olan vesayet sistemini tasfiye ettiğini ancak 2011 sonrasında kendisinin basın, iş dünyası ve sivil toplum üzerinde yeni bir hegemonya kurarak otoriterleştiğini ifade etmektedir. Özbudun ve Diamond’ın bu tespitleri Freedom House’un hazırladığı Dünya Özgürlük Raporu ve World Justice Project’in hazırladığı Hukuk Devleti Endeksi verileri tarafından da desteklenmektedir. Her iki rapor da Türkiye’nin olumsuz bir yönelim içinde olduğunu göstermektedir. Türkiye Dünya Özgürlük Raporu’na göre 2015 yılında “yarı özgür” ülke kategorisindedir. Dahası 2005 yılında 1-7 arasında 3’e yükselen notu, 2013’de tekrar 3,5’e gerilemiştir. Hukuk Devleti Endeksi’ne göre de Türkiye 2014 ile 2015 arasında 59.luktan 80.liğe gerilemiştir.

Evet, duymak isteyenler için Türkiye’de demokrasi, çoğulculuk ve hukuk devleti alarm zilleri çalmaktadır. Bu kötü gidişatı durdurabilmek için liberal, sol ve muhafazakâr tüm demokrat kesimlere büyük sorumluluk düşmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ergun Özbudun (2014) AKP at the Crossroads: Erdoğan’s Majoritarian Drift, South European Society and Politics, 19:2, 155-167; Ergun Özbudun (2015) Turkey’s Judiciary and the Drift Toward Competitive Authoritarianism, The International Spectator: Italian Journal of International Affairs, 50:2, 42-55.

 

[2] Larry Diamond, Facing upto the Democratic Recession, Journal of Democracy, Volume 26, Number 1, January 2015, pp. 141-155