Türkiye freni boşalmış bir kamyon gibi…

nesrinnasyazı
Batı standartlarında iyi bir sürücü olduğumu söyleyebilirim. Otuz yıldan fazla otomobil kullanıyorum. Amerika ve Avrupa’da da yıllarca araba kullandım. Kaza yapmadım, yolda kalmadım… Türkiye’de birçok sürücü eminim bana ‘kötü sürücü’ der. Çünkü hız yapmam, yol işaretlerine ve uyarılarına dikkat ederim. Diğer sürücüleri kollamam gerektiğini bilir, trafikte önümdeki araçla mesafemi korurum. Ama bunun yeterli olmayacağını da bilir, hızımı aracımı kolay kontrol edebileceğim bir düzeyde tutarım. Batılı ülkelerde yolların mühendisliğinin güvenilir olduğunu, öngörülmeyen çukur ,banket ve kasislerle karşılaşmayacağımı, virajların bir makulu olduğunu bilir ve o güvenle hareket ederim. Ülkemde ise kendi beceri ve basiretim dışında hiçbir şeye güvenemeyeceğimin, her an kötü bir sürprizle karşılaşabileceğimin bilinciyle direksiyon başına geçerim. Ne yazık ki, bugün kendi beceri ve basiretimizin dahi bizi hayatta tutmaya yetmeyeceği bir Türkiye’deyiz…

Çünkü Türkiye yönetimi freni boşalmış ağır tonajlı bir kamyon gibi, hepimizi altına alıp feci bir sona sürükleme yolunda…

Safları sıklaştırmak amacıyla toplumsal fay hatlarını derinleştiren çatışmacı yönetim anlayışı demokrasinin ve hukukun içini boşaltırken, devletin tüm kurumsal alt yapısı çökertildi. Dokunulmazlıkların kaldırılması ile toplumsal barış umutları iyice derine gömülürken, laiklik ilkesinin anayasadan çıkarılması tartışmaları ise toplumda bir başka fay hattını tetikledi.

Cumhurbaşkanı’nın din eğitimini önceleyen ve imam hatiplere sadece milleti değil, ümmeti de kurtarma misyonu yükleyen konuşması ise yeni rejimin din temelli olacağının işaret fişeğiydi.

Ekonominin yolculuğuna bakınca uzun süredir basiretimizin bağlandığı açık zaten. Uzun yıllar gayri safi yurtiçi hasılanızın yüzde 7-9’u arasında seyreden bir cari açık üzerinde yol alıyorsunuz. Çöken global piyasalar zar zor toparlanmaya çalışıyor, yani ucuz kaynak kalmamış. Önemli ihracat pazarınız Avrupa ekonomileri ayağa kalkmakta zorlanıyor, dünya ekonomisinde büyüme zayıflamış, Rusya pazarı kaybedilmiş. Sınır ticareti derseniz komşularınızın hemen hepsi iç savaşa boğulmuş,üstelik aranız çoğuyla fevkalade bozuk ;özel sektörünüz aşırı borçlu; bankalarınızın kaynak yapısı bozulmuş; güven erozyonu nedeniyle mevduatlarınızın yarıya yakını döviz cinsinden tutuluyor; sanayiniz havlu atmış; ihracatınızda yüksek teknolojili ürünlerin oranı yüzde 5’in de altına inmiş…Turizm ise büyük darbe almış. En ufacık bir rüzgarda döviz piyasanız, borsanız dalgalanıyor…Yani neresinden bakarsanız bakın arabayı çok dikkatle sürmeniz gereken kesif bir sis bulutu ile kaplı bir yolda ilerliyorsunuz.

Bu durumda iyi sürücü ne yapar? Uyarıları dikkate alır. Gaza basıp, yolda seyreden diğer sürücülerle kavgaya tutuşmaz, yoğun kar yağışı ve sis uyarısı varken kar lastiği ve sis farı olmadan yola çıkmaz.

Oysa biz büyük bir devlet krizi yarattık. Bununla da yetinmeyip, yazılı ve yazılı olmayan tüm kuralları hiçe sayarak, tek başına çoğunluk iktidarı içinde dahi bir siyasi kriz yaratmayı başardık ve modern ekonomiler için olmazsa olmaz olan ‘güven’ unsurunu yerle bir ettik.Yönetim, güveni yeniden tesis etmek yerine ,daha da derinleştirecek biçimde, hem içeride hem de dışarıda kendisi gibi düşünmeyen herkesle kıyasıya bir savaşa tutuştu.

Bütün araştırmaların ortaya koyduğu gerçek, devlet kurumlarının ve yargının tarafsız davranacağına güvenilmeyen toplumlarda barışın,istikrarın ve ekonomik refahın olamayacağıdır. Yine birçok araştırma ‘aşırı merkezileşmiş’ yapıların da sürdürülebilir bir barış,istikrar ve ekonomik refah ortamı yaratmadığını gösteriyor. Türkiye’de de olan budur.Ne bir eksik ne bir fazlası…Yasama,yargı ve yürütme ayrılığını gereksiz bir yük hatta engel olarak gören yönetimin, herşeyi yürütmenin başına bağlayacak adımlar atması zaten bozuk olan yolda ilerleyen aracı tamamen kontrolden çıkardı.

Ülkedeki tüm kararların tek bir kişinin yetkisinde olmasının, o kişi seçilmiş dahi olsa, o rejimi demokratik kılmayacağı gibi, güvenilir de kılmadığını 1 Kasım sonrasında daha iyi anladık… Hukukun üstünlüğünü tanımayan aşırı merkezi ekonomilere sadece çok kısa vadede çok yüksek karlar elde etmek isteyen aşırı sıcak sermaye ilgi gösterir. Bu ülkeler uzun vadeli yüksek teknolojili yatırımlar için cazip değildir. Bu nedenle bu gibi ülkelerin risk primi hep yüksektir. Dolayısıyla çoğunluğun fakirleşmesi pahasına yüksek faiz ödemek, yüksek enflasyona katlanmak, eğitim-sağlık gibi beşeri sermayeyi geleceğe hazırlayacak yatırımlardan ve sosyal adaletten vazgeçmek zorunda kalırlar. Büyümeleri hep inişli çıkışlı, krizli ve acılıdır. Krizler merkezileşmeyi, merkezileşme de yolsuzluk ve rüşveti artırarak güven krizini derinleştirir.

Bu bizim ilk krizimiz değil. Öyle görünüyor ki, aşırı merkezileşmiş ve hesap vermeyen bir yönetim anlayışında ısrar ettikçe son krizimiz de olmayacak. Son büyük krizimiz 2001’den oldukça radikal yapısal önlemler alarak çıkabildik. Güveni yeniden tesis edebilmek için çok ağır bedeller ödendi. Ekonomi üzerinde siyasetin ve merkezi otoritenin etkisi sınırlandırıldı. Piyasalar bağımsız ve tarafsız ekonomik kurumlara güvenmeye başladıkça krizin etkileri onarılabildi. Ekonomi alanında bunlar yapılırken AB uyum yasaları ile de bireysel özgürlüklerin alanı genişletilerek toplumsal barışı sağlama çabalarına hız verildi. AB tam üyelik hedefi ile ayakları yere basan bir hikayemiz oldu. Toplumdaki rahatlama ve özgürleşme duygusu güvensizliği en aza indirdi. Şimdi ise ne peşinden koşacağımız ayakları yere basan bir hikayemiz var ne de arkamızdan esen bir rüzgar… Rüzgar karşıdan ve üstelik fırtına şiddetinde…

Bu krizden çıkışın kolay yolu yok maalesef. Devlet etme anlayışımızı, siyaset yapma tarzımızı köklü biçimde değiştirmek ve bunun için toplumun her kesimi ile yeni bir sözleşme yapmak zorundayız. Aksi halde büyük bir toplumsal kırılma ve ekonomik çöküş bizi bekliyor.