İnanmak ya da İnanmamak!

ibrahimhoca

Felsefeyle uğraşmaya başladığımdan bu yana Allah’a inanan ya da inanmayan birçok kişiyle tanıştım, tartıştım ve arkadaş oldum. İnanan biri olarak, hiç kimseyi inanmak için illa da ikna etmeye çalışmadım.
Niçin inandığımı ve gerekçelerimi açık ve net olarak açıklamaya çalıştım. Karşı tezleri de sabırla dinlemeye ve anlamaya çalıştım. Farklı görüş ve bakış açıları beni daha da zenginleştirdi.
Sonuçta gördüm ki: Herkesin inanma hikayesi gibi inanmama hikayesi ve gerekçesi de farklı.
MEB’de bürokrat iken, bir gün ziyaretime bir bey geldi. 60 yaşını geçmiş, artık emekliliği bekliyordu.
Tecrübeli misafirim bir ara -hiç yeri ve zamanı değilken- “Ben ateistim” dedi.
Tepkimi dikkatle izlerken “Tanrıya inanmıyorum. Bilim bana yetiyor” diye de ekledi.
“Sizin tercihiniz” dememe önce şaşırdı.
“Ben felsefe çalışıyorum. Tarih boyunca Tanrıya inananlar kadar olmasa da inanmayanlar da hep olmuş.
Gallup International’ın 65 ülkede yaptığı “2005 Halkın Sesi – Dünya Çapında Dindarlık” araştırmasına göre, Türkiye’de halkın yüzde 83’ü kendisini “dindar”, yüzde 1’i ise “ateist” diye tanımlıyor.
Benim için sorun değil. Tanrı için de sorun olmadığını düşünüyorum. İsteseydi size tercih etme imkanı vermezdi. İnanmak yada inanmamak tamamen sizin tercihiniz”.
Şaşırmadığımı gören misafirim şaşırmaya başladı.
Bundan istifade ile çekmeceden bir A4 kağıdı çıkarıp, misafirimin önüne koydum:
“Doğrusu mertliğiniz ve dürüstlüğünüz çok hoşuma gitti. Ortalık maskeli münafıklardan geçilmiyor: İnanmadığı halde inanıyormuş gibi yapan, inanıyormuş gibi yapıp inanmayanlar. Abdestsiz Cuma’ya gidenler. Ben Sokrates gibi inanan ve inancı yolunda ölümü bile göze alanları takdir ederim. Size bir iyilik yapayım. Bu kağıda “Ben ateistim. Ölünce herhangi bir dini tören talep etmiyorum” diye yazın, ben de sizi cami önlerinde rezil olmaktan kurtarayım”.
Kalemi uzattığımı gören misafirim iyice şaşırdı. Biraz düşündükten sonra “Ciddi misiniz?” diye sordu.
“Evet ciddiyim! Sizin gibi mert bir insana yardımcı olmaya çalışıyorum”.
“Peki, ya Tanrı varsa?”
“Ya”sı fazla, var. Sizin sorununuz nedir?”
Derin bir sessizlikten sonra, Tanrının varlığı/yokluğu konusunda ciddi hiçbir araştırma yapmadığını itiraf etti.
Başta Nietzsche, Sartre ve Albert Camus gibi hiçbir ateisti ciddi olarak okumamıştı. Doğrusu sadece isimlerini duymuştu.
Gerçek gerekçeyi söyleyince ikimiz de acı acı güldük.
Olay tamamen psikolojikti; dindarlara kızmış, Tanrıyı inkar etmişti.
Tabii, Tanrıya inanmayınca ibadetlerin zahmetinden de kurtulmuştu.
Ancak 60 yaşını geçerken vicdanı rahat değildi ve hala her önüne gelene bir şekilde sataşarak arayışını sürdürüyordu. Benimde İlahiyatçı olduğumu öğrenmiş ve sataşmak istemişti. Ona saldırıp, rencide etseydim, belki rahatlayacak; tezine de daha sıkı sarılacaktı. Farklı ve müspet bir yaklaşımla her şey değişmeye başladı.
***
Geçen hafta Malatya’da katıldığımız bilimsel bir toplantıda benzer bir durumla karşılaştım.
İlahiyat Fakültesi mezunu olduğunu; dahası Fakülte yıllarında dört yıl boyunca Nur Medreselerinde kaldığını; Risale-i Nur okuduğunu söyleyen bir profesör arkadaşımız, dinle bütün bağlarını kestiğini ve deist olduğunu söyledi.
Gerekçe babında ise dünyada din adına ne kadar olumsuzluk ve ahlaksızlık varsa saydı. Ona göre bütün sorunları, başta terör olmak üzere bütün sorunların kaynağı dinlerdi.
Kısaca, “eğer gerçekten Tanrı varsa, bu kadar kötülük niye?” demeye getirdi.
Sorusu haklıydı. Bu soruyu Gazali’den Nietzsche’ye birçok büyük düşünür sormuş ve kendileri açısından da cevaplar vermişlerdi. Hele Gazali, anne-babadan ve toplumda aldığı dini inancını sorgulamış ve bir Müslüman olarak inancını yeniden inşa etmişti. Bu niteliği ile Batılı filozoflar tarafından bile takdir edilmişti.
Hocaya gerekli cevaplar verildi. Ancak o hala kendi görüşünde ısrarcıydı.
Bana öyle geldi ki, hoca doğru cevabı bulmak istemiyordu.
Doğru cevap için, öncelikle zahmete katlanıp araştırmak ve sonucuna katlanmak gerekiyordu.
Sadece Gazali’nin EL-MUNKIZ [Dalaletten Hidayete] kitabı okunsa, hakikati araştırma aşkının ne olduğu anlaşılabilirdi. Ama bunun bir bedeli vardı.
Aslında tarih boyunca birçok kişi benzer soruları sormuş ve ona göre de cevaplara ulaşmışlar.
Son tahlilde inanmak veya inanmamak tamamen bireyin vermesi gereken bir karar.
Bu konuda son bir örnek Prof. Dr. Cüneyt Ülsever’e ait. Kendisi ile geçen hafta yapılan bir mülakatta Allah’a nasıl ve niçin inandığını anlatmış.
Ülsever’in hikayesi, hakikati aramanın güzel bir örneği olarak görülebilir.

Mülakatı yapan Dinamik Gazetesinin “Üniversitede ateist ve Marksist’ken ABD’de ‘Liberal bir Müslüman’olduğunuzu biliyoruz. Nasıl oldu bu? Sorusuna Ülsever’in verdiği samimi cevap bence önemli.

İnanma veya inanmamanın çaba gerektirdiğini, öyle mucizevi bir yönünün olmadığını vurgularcasına şöyle demiş:
Genelde beklenen cevap şu: “Orada nurlu bir imama rastladım ve o beni ikna etti”. Ama gerçek böyle değil tabii ki. Amerika’da okurken, Harvard’da bilim felsefesi üzerine çalışmaya başladım. Bizim ülkedeki üniversitelerde gençlere bilim öğretiyoruz ama bilimin ne olduğunu öğretmiyoruz.
Bilimin ne olduğuyla uğraşırken Karl Popper, Thomas Kuhn gibi isimler ilgimi çekti ve takip etmeye başladım. Gerçek olarak bilimde ifade ettiğimiz hipotez kavramının geçici olduğunu ve mutlak bir hipotez olmadığını öğrendim.
Güzel bir söz vardır; “Bir hipotezin geçerliliği başka bir hipotez onu yanlışlayana kadardır.” Yani dünyada gerçeğin ne olduğu konusunda, aydınlanmacı gelenekten gelen, ‘bilim her şeyi çözer’ yaklaşımının safsata olduğuna karar verdim.
Mesela Karl Popper “Bilimin görevi hipotezini doğrulamak değil, yanlışlamaktır. Yanlışlayamadığı sürece geçerlidir hipotezi.” der.
Yanlışlanamayacak bir öneri bilimin alanına girmez. 25 yıl boyunca her sabah çayını getiren uşağın seni zehirlemeyeceğine dair bir hipotez yaratabilirsin. Ancak bir düşmanının uşağı satın alıp çayının içine zehir attırmayacağına dair bir garanti veremezsin. Onun için hep yanlışlama üzerine gitmeliyiz.
Böyle düşündüğümde Marksizm’in ve Allah’ın varlığının yanlışlanamayacağını, bu nedenle de bilimin alanına girmeyeceğini görüyorum.
Peki bilimsel metodolojiyle her şeyi çözebiliyor musunuz? Hayır. Onun için de bir yerden sonra yerine “inanç” konusunu öne sürmeye başlıyorsunuz.
Marksizm bilimsel bir sonuç değildir, fakat insanların Marksizm’e inanmasının yani Marksizm’in insanlar için daha yararlı olacağına inanmasının önüne geçemezsiniz. Aynı durum Allah inancı için de geçerlidir. “Allah’ın varlığını biliyorum” diyemezsiniz, “Allah’ın varlığına inanıyorum” dersiniz.
Ben de şu kanıya vardım: Dünyada hiçbir ideoloji olmamalıdır.
Çünkü ideolojilerde “Ben senin adına seni mutlu edecek şeyi biliyorum” iddiası vardır. Dünyadaki ideoloji olmayan tek genel görüş de liberal görüştür. Çünkü çok basit bir felsefeye dayanır. İnsan için en iyisine yine insanın kendisi karar verir. Liberal siyasetin tek amacı özgürlükler ve insanın karar mekanizması üzerindeki bütün kısıtlamaların kalkmasıdır.
Sonuç olarak ben bilimin her şeyi çözemediğini gördüğüm için Müslüman oldum. Bazı sonuçlara inançla ulaşabildiğim kanaatine vardım. Marksizm’den de başkalarına, onlara uymayan bir kıyafet giydirmeye çalıştığını düşünerek vazgeçtim”.
Evet, inanmak yada inanmak! Bu tamamen bizim tercihiniz olduğunda anlamlı olur.
Başkasını taklit ederek, ya da ideolojik sebeplerle inanmak kadar inanmamanın da bir değeri yok. Sadece kendimizi kandırabiliriz.
İnsanlığın düşünce tarihine bakıldığında ikisinin de örnekleri var. Her ne kadar ateistlerin sayısı göreceli olarak az olsa da, hep var olmuşlar ve olacaklar. Bu tamamen onların tercihi.
Bunun için Sokrates hepimizin kulağına küpe olacak şu sözleri adeta bir vasiyet gibi söylemiş ölmeden önce: “Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez”.
Evet, hayatı sorgulayalım; ama sonucuna da katlanalım.
Zaman hepimize açık ve net olarak gösterdi: Gerçek dindarlar kadar, gerçek ve kaliteli ateist ve deistlere de ihtiyacımız var!