Terör meselesi ve ötesi

nurihocayazı

PKK başkent Ankara’da 17 Şubat’ta 29 kişinin hayatını kaybettiği terör saldırısının üzerinden bir ay geçmeden 07 Mart’ta yenisini yaptı. 35 vatandaşımız hayatını kaybetti, 9’unun tedavisi yoğun bakımda devam ediyor.

Bu defakinin öncekinden farkı doğrudan sivillerin hedef alınmış olması; ancak bu iki saldırının faillerinin eğitilip geldiği bölge, örgüt bağlantıları, patlamanın seyir halindeki araçtan yapılması, kullanılan patlayıcının cinsi, miktarı ve düzeneği açısından tıpa tıp örtüşüyor. Katliamların faillerinin ve araçların güzergâhının kısa zamanda bulunup açıklanması başarıdır. Ama her iki olayla ilgili gri noktalar, aydınlatılması gereken taraflar var. Bazı kilit isimlerin arandığı biliniyor. Bazıları Suriye’ye geçtiğinden yakalanmayacaklardır. Fakat soruşturma ısrarla sürdürülmeli, bu katliamları plânlayan, canlı bombaları seçip eğiten, talimatı veren arka plândaki esas elebaşılara ve işbirlikçilerine ulaşılmalıdır. Bunlar ortaya çıkarılmadan önümüzdeki dönemde metropollerde yapmayı plânladıkları yeni saldırı girişimlerini engellemek kolay olmaz.

PKK üzerinden yürütülmekte olan etnikçi-ayrılıkçı Kürtçülük hareketi, Suriye’deki gelişmelere paralel olarak yeni bir aşamaya geçmiş durumda. Suriye’nin kuzeyinde PYD adıyla siyasi bir kimlik, defakto görünüm kazandılar. IŞİD’e karşı savaşmaları nedeniyle ABD, Batı ve Rusya bu oluşumu meşru sayıp destekliyorlar. Bu durum PKK’ya büyük moral ve cesaret kazandırdı. Kandil’deki ana karargâhtan hareketi yönetenler, gelişmeleri tarihi bir fırsat olarak algıladıklarını saklamıyorlar; artık devlet kurma aşamasına geldiklerine inanıyorlar.

Çözüm süreci boyunca bir taraftan devletin temsilcileriyle görüşmeleri sürdürürken, diğer taraftan plânladıkları silahlı ayaklanma girişimi için hazırlık yaptılar. Bölgeye tonlarca silah, mühimmat ve patlayıcı yığdılar. Suriye’deki kantonlara benzeyen özerk bölgeler kurmak maksadıyla ilk aşamada pilot bölge olarak benimsedikleri il ve ilçelerde belediye araçlarından yararlanarak hendekler, barikatlar hazırladılar. Kobani’yi Türkiye’ye taşımaya, özyönetim adıyla kantonlar kurmaya kalkıştılar.

PKK, çözüm süreci sırasında yıllardır rehavet halinde olan, çatışmasızlık ortamı bozulur endişesiyle yaptıklarına seyirci kalan, müdahaleden kaçınan devletin tavrını aniden değiştirmesini beklemiyordu. Terör örgütünü Kandil’den yönetenler, önceki yıllara nazaran her bakımdan daha iyi hazırlandıklarını, uluslararası rüzgârın lehlerine estiğini, şimdiye kadar kırsalda mücadele konseptine göre organize olan güvenlik güçlerinin şehirdeki çatışmalarda başarılı olamayacağını düşünüyorlardı. Kesin sonuç alacakları iddiasıyla 2015’in Temmuz ayında yeni bir başkaldırı girişimi başlattılar. Ama Türkiye’nin gücünü, Türk askerinin savaş kabiliyetini, Türk güvenlik güçlerinin vatan topraklarını, ülke bütünlüğünü koruma konusundaki kararlılığını küçümsemiş olmalarının kendilerine pahalıya mal olduğunu bir kere daha görmüş oldular.

Güvenlik güçlerimizin geçen Temmuz ayının ikinci yarısında başlattığı “ayaklanmayı bastırma” hareketi dünya literatüründe ders olarak okutulacak şekilde son derece başarıyla yürütüldü. PKK’nın Kuzey Suriye’den ve Kandil’den özel olarak getirip başta Sur ilçesi olmak üzere, çatışmaların yaşandığı şehirlere yerleştirdiği çok sayıda keskin nişancıya, patlayıcı ve silah yığınağına, hendeklere, barikatlara, evlerin kale gibi tahkim edilmesine rağmen güvenlik güçlerimiz teröristleri etkisiz hale getirdi. PKK halkın desteğini sağlayacağını, böylece çatışmaların uzamasıyla birlikte kitlesel ayaklanmaların olacağını, dış merkezlerin harekete geçerek Türkiye’ye baskı yapacağını hesaplamıştı. Buna göre Birleşmiş Milletler devreye girecek, olaylara self determinasyon görüntüsü verilecek, uluslararası gözlemcilerin katıldığı bir masa etrafında hayalini kurdukları “siyasi statü”yü kazandıracak, özerklik sağlayacak bir anlaşmanın şartları oluşturulmuş olacaktı.

PKK daha öncede benzer başkaldırı girişimlerini kırsalda yapmış, ama hem 90’ların ortalarında hem de 2011-12’de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin karşısında ağır kayıplar vererek Kandil’e sığınmak zorunda kalmıştı. Bu defa “devrimci halk savaşı” adıyla dağdan destekli “şehir ayaklanması”na kalkıştılar. Güvenlik güçlerimizin bu tarz bir mücadele için de hazırlıklı olduğunu ne kendileri ne de örgütün arkasındaki uluslararası merkezler, anlaşılan o ki hesaba katmamışlar. Çatışmalarda silahlı kuvvetlerimizin, polisimizin özel eğitim alan birimleri, özel kuvvetler, bordo bereliler sürekli ön saflarda yer aldılar. İnsansız hava araçları, helikopterler, zırhlı araç ve tanklar başta olmak üzere bu tarz gayrı nizami bir mücadele için gereken bütün vasıtalar kullanıldı. Birlikler arasında koordinasyon ve istihbarat paylaşımı yapıldı, lojistik destek sağlandı. En yüksek rütbeli komutanlar operasyonu bizzat yerinden yönettiler. Çatışma alanlarında halkın zarar görmemesi ve sivil can kayıplarının olmamasına büyük özen gösterildi. Halka şefkatle yaklaşıldı, yardımcı olmaya çalışıldı. Böylece PKK ümit bağladığı kitlesel desteği bulamadı. Devletin bölgeden çekilmek niyetinde olmadığını, tersine kalıcı olduğunun görülmesi örgütün yıllardır oluşturmaya çalıştığı imajı tersine çevirdi. Bölge halkı yaşadıkları mağduriyetin, evlerini bırakıp göç etmek zorunda kalmalarının, şehirlerin harabeye dönmesinin sorumlusu olarak PKK’yı görüyor. Şu sıralarda bir seçim yapılacak olsa PKK’nın uzantısı olarak siyaset yapan HDP ve DBP’nin tarihi bir yenilgi yaşaması kesindir. PKK-KCK yapılanmasının birinci özelliği olan katı disiplin kuralları, hiyerarşik yapı dolayısıyla dışarıya yansıtılmamaya çalışılsa da militanlar arasında ciddi bir moral bozukluğu yaşanıyor. HDP içerisinde de eleştiriler yapılıyor. Kandil’in savaş stratejisinin siyasi harekete büyük darbe vurduğu düşünülüyor, son yıllarda sağlanan bütün kazanımların riske atıldığı konuşuluyor.
Kandil’deki PKK karargâhı bozgunu frenlemek maksadıyla karşı hamleler başlatmak istiyor. PKK’nın komünist-Marksist illegal marjinal örgütleri bir çatı altında toplama kararı bunun ilk işaretidir. Bu örgütlerin ideolojik bağnazlığı, şiddet fetişizmi, terör yöntemini hak olarak görüp normal saymaları PKK’nın uluslararası alanda, Batı dünyası nezdinde edinmek için çırpındığı “meşruiyet” görünümüyle ters düşse bile, bu riski göze almaları, ne derece çaresiz ve sıkışık durumda olduklarının göstergesidir.

Batılılar ve ABD artık bir karar vermek zorundalar. Suriye’nin kuzeyinde YPG kamplarında eğitilip Türkiye’ye sokulan MLKP ve DHKP-C militanlarının terör faaliyetlerini göre göre PYD’yi terör örgütü saymamakta nereye kadar direnecekler? Bunu hangi siyasi, insani ve ahlâkî kriterle izah edecekler? Yaptıkları yardımların, verdikleri silahların kimlerin eline geçtiğini bile bile desteklemeye devam edecekler mi? Bunları yaparlarsa Türkiye ile ittifak ilişkilerinin yürümesi mümkün mü; bu şartlarda NATO’nun devamından söz edilebilir mi?

Başta ABD olmak üzere Batılıların bütün stratejik hesaplarını temelinden sarsacak, Avrasya ile ilgili jeopolitik, jeoekonomik çıkarlarını riske edecek bir yanlışa düşmeleri beklenemez. Bunun aksi bir tutum bütün dengeleri alt üst eder, küresel bir depremin yaşanmasına yol açar.

PKK, bölge halkı üzerindeki sarsılmış olan otoritesini yeniden kurmak, motivasyon sağlamak ve devleti operasyonları durdurup tekrar görüşme masasına dönmeye zorlamak maksadıyla terörü metropollere kaydırmaya niyetli görünüyor. Türkiye’nin bu terör belasından kurtulması, toplumsal huzurun sağlanması için çok yönlü, etraflı şekilde düşünülüp hazırlanan önlemleri vakit geçirmeden devreye sokması gerekiyor. Bu maksatla ilk önce hem devlet kurumlarında, özellikle üst bürokraside, hem de istişare mekanizmalarında konularında iyi yetişmiş, bilgili, nitelikli, devlet bilincine sahip, sorumluluk anlayışı yüksek, bu meselenin ülkemizin beka ve bütünlük sorunu olduğunun idrakinde olan insanlara görev verilmesi gerekiyor. Sadece siyasi sadakat ve güven kriterleriyle tercihler yapılmasının sonuçlarını, ülkeyi yönetenler başta olmak üzere artık herkes görüp anlamalı, “emanet ehline” verilmelidir. Bu ülkenin mesleki kariyerleri parlak, sicilleri başarılı, deneyimli beyinlerinin siyasi referanslarına bakılarak yahut zihniyet kalıpları uymadığı için merkez valisi, emniyet müdürü, müşavir v.b. sıfatlarla kızağa çekilmeleri vahim bir hatadır; insan israfıdır.

Terörle mücadelede iki temel unsurun güvenlik ve istihbarat olduğu, bunlarla ilgili zaafın ağır sonuçlara yol açtığı ortadadır. Devletin bütün imkânları seferber edilerek bu alandaki eksikler giderilmeli, hem yasal hem de kurumsal boşluklar belirlenip kapatılmalıdır.

Meselenin psikolojik tarafının önemi ortadadır. Toplumla ilişkiler hususunda PR konusuna özel önem verilmeli, basın, televizyon ve internet ortamında halkımız uyarılmalı, aydınlatılmalıdır; ortak bilincin, duygusal ortamın oluşturulmasına çalışılmalıdır. Her derecedeki eğitim kurumlarının, okulların durumları bu açıdan gözden geçirilmeli, eğitim sistemimiz süratle yenilenmelidir. Öğretmenlik işsiz kalmamak için tercih edilen sıradan bir meslek olmaktan çıkarılmalı, itibarlı hale getirilmeli, hafızalarda kalmış olan “muallim” profili yeniden canlandırılmalıdır. Öğretmenlerin maddi imkânları artırılmalı, misyon bilincine sahip, mesleki bilgisi ve pedagojik yeteneği yüksek insanlardan oluşan, gelecek nesillerin mimarı olacak kapasitede bir eğitim ordusu kurulmalıdır.
Başta siyasetçiler ve aydınlar olmak üzere herkes hukuk devleti ve demokrasinin varlığının gelişmiş bir toplumun temelini oluşturduğunun idraki içerisinde olmalıdır. Hukuk devleti yahut hukuka bağlı devlet, kuvvetler ayrılığı toplumsal huzurun, güvenin, iç barışın en büyük güvencesidir. Tarafsız ve bağımsız yargı, kuvvetler ayrılığı konularında hangi gerekçeyle olursa olsun atılacak yanlış adımlar toplumda güvensizlik doğurur, gerginliklere yol açar. Gelişmiş Batı demokrasileriyle başta İslâm ülkeleri olmak üzere, istikrarsız, huzursuz toplumlar arasındaki farkın buradan kaynaklandığı düşünülürse tercihimizi bu tabloya bakarak yapmalıyız.

Güvenlik güçlerimizin başarıyla sürdürdükleri operasyonlardan sonra, şimdi sıra bölgenin imarının yapılması, mağduriyetlerin giderilmesi, yaraların sarılmasına gelmiştir. Bunlar lafla olacak şeyler değildir. Ortada on binlerce insanın evini barkını, iş yerini bırakıp göç etmek zorunda kaldığı bir insanlık dramı var. Devlet bir taraftan yasalardan kaynaklanan gücünü ve otoritesini gösterirken, aynı zamanda halkının hizmetinde olan hadim kişiliğiyle, şefkatli yönüyle devrede olmalıdır. Özellikle bölgede yaşanan büyük deprem facialarından sonra, yaraların sarılması konusunda çok başarılı olan, en son bu tavrını Van’da sergileyen devletimiz, çatışmalar sırasında büyük yıkım yaşayan il ve ilçelere süratle el atmalı, insanların yuvalarına, çocukların okullarına dönmeleri, hayatın normalleşmesi sağlanmalıdır.

TBMM’deki üç partinin teröre karşı ortak bir bildiri yayınlamaları doğru ve yerinde bir tavırdır. HDP buna katılmamakla PKK-KCK sisteminin bir unsuru olduğunu, çizgisini değiştirmeyeceğini bir kere daha göstermiş oldu. Bütün bu olanlara rağmen hâlâ bu partinin içerisinde kalmayı içlerine sindiren Celal Doğan, M.Dengir Fırat, Mithat Sancar, Ayhan Bilgen gibi isimlerin tavrı bir aidiyet tercihi olması açısından ibretlik bir tablodur. TBMM’deki ortak tavır sadece bu bildiriyle sınırlı kalmamalı, Türkiye’nin bekasına, bütünlüğüne yönelik tehditler karşısında siyasi mülahazalar bir yana bırakılarak ortak paydalarda buluşulmalıdır. Bugün Türkiye’nin terör tehlikesinden daha öncelikli hiçbir meselesi yoktur. Siyasi liderler, ülkeyi yönetenler gerilimi artıracak söylemlerden kaçınmalı, gereksiz polemiklerle zamanı tüketmek yerine, teröre karşı önlemlerin hayata geçirilmesi hususunda Meclis’in aktif şekilde devrede olmasını sağlamalıdırlar. Günümüz ortamında başkanlık sistemi konusunu ön plâna çıkararak gündemin ilk sırasına taşınmak istenmesinin makul bir gerekçesi yoktur. Bu konuda ısrarlı olunursa, nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın tansiyonun yükselmesine, toplumsal barışın zedelenmesine yol açar. Toplum taraftar olanlar ve olmayanlar şeklinde bölünür, kutuplaşma kalıcı hale gelir.

PKK terörünün taktik hedefi Türkiye’yi bezdirmek, yormak, toplumda mutsuzluk havası oluşturarak devleti isteklerinin kabul edileceği bir çizgiye sürüklemektir. Bu gerçeğin ışığı altında toplumsal bütünlüğümüzün korunması hususunda dikkatli olmak zorundayız. Başkanlık sistemi, hatta yeni anayasa yapılması dahil bütün diğer konuları erteleyerek tüm dikkatimizi, enerjimizi, imkânlarımızı PKK belasından kurtulmak için kullanmalıyız. Bu konuyu siyasi hesaplar adına araçsallaştırmak, iktidar-muhalefet çekişmesinde kullanmak, Gazi olaylar gibi başka muhalefet hareketleriyle karıştırmak sorunu çözmek bir yana, daha da büyütür.

Türkiye’nin hem toplumsal huzura ve barışa, hem de dış ilişkilerini gözden geçirerek yeniden düzenleme ihtiyacı var. Cumhuriyet dönemi boyunca uluslararası alanda hiçbir zaman şimdiki kadar yalnız kalmamıştık. Bu tablonun “değerli yalnızlık” retoriğiyle hafife alınacak bir yanı yoktur. Dış politika hamasi söylemlerle, ütopik hedeflerle, şahsi duygularla, tercihlerle değil, reel politik faktörlerle, gerçekçi tespitlerle ve uluslararası dengeler göz önüne alınarak yürütülmesi gereken, bilginin ve tecrübenin gerekli olduğu son derece teknik ve uzmanlık gerektiren bir alandır. Yanlış adımların, iç boş hamlelerin nelere yol açtığını, politik, ekonomik ve sosyal sıkıntılar doğurduğunu görmek zorundayız. Dış politikada doğru ve gerçekçi bir durum değerlendirmesi yapılmalıdır. Yapılan yanlışlarla cesaretle yüzleşilmeli, bunlarda ısrarcı olmak yerine ilişkilerimize işlerlik kazandırmak, tıkanıklığı aşmak, dışardan gelen baskıları azaltmak maksadıyla rasyonel adımlar atılmalıdır.

Dışişleri teşkilâtımız, kronik hâle gelmiş bulunan bu günkü hantal görünümüyle, lobi faaliyetleri yapan, temaslar kuran, istihbarat sağlayan dinamik ve üretken bir performans sergileyemiyor. Başta Batı Avrupa ülkeleri olmak üzere, pek çok yerde PKK’lılar, bizim dış temsilcilerimizin kuramadığı ilişkileri kuruyorlar, Batı medyasını yönlendiriyorlar, kamu oylarını etkiliyorlar. Dışişlerinde köklü bir düzenleme, zihniyet değişimi yapılmadıkça Türkiye’nin dünya kamuoyuna sesini duyurması, doğruları anlatması mümkün olmaz.

İç ve dış sorunlarımızın temel nedeni imkânlarımızın, maddi ve manevi potansiyelimizin, insanımızın kabiliyetinin doğru ve verimli kullanılmamasıdır. Bu sorunu aşabildiğimiz ölçüde her meselemizi çözeceğimizden, iç ve dış bütün fitneleri ve tuzakları geçersiz kılacağımızdan kimsenin kuşkusu olmasın.